En Yeniler
Yükleniyor...
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Olympus MonsGüneş Sistemi'de bilinen en yüksek volkanik dağdır. Yaklaşık olarak 22 km yükseklikte olan dağ Dünyanın en yüksek dağı olan Everest ile karşılaştırılırsa kat daha yüksektir. Mars gezegeninde yaklaşık olarak 18,4°N 134°W / 18, -134. koordinatlarından yer alır.



 Genişliği yaklaşık olarak 600 km olan Olympus MonsMars'ın Amazon Dönemi'nde oluşan en genç ve büyük volkanı ünvanına sahiptir. Bu büyüklüğüyle Olympus Mons Arizona Eyaletini kaplayabilir.
Olympus Mons'da Ululslararası Astronomi Birliği tarafından geçici olarak adlandırılmış iki çarpma krateri bulunmaktadır. Kraterlerden biri olan Karzok Krateri 15,6 km çapında, diğer bir krater olan Pangboche Krater'i 10,4 km çapındadır.
Olympus Mons'u Google Mars üzerinde görmek için tıklayın.


Olympus Mons'un Everest Dağı ve Mauna Kea ile karşılaştırması.

Image Credit: Stevy76

Image Credit: NASA/MOLA Science Team / O. de Goursac, Adrian Lark

Image Credit: NASA

Image Credit: Data: NASA/ Art: Kees Veenenbos

Image Credit: Data: NASA/ Art: Kees Veenenbos, space4case.com

Olympus Mons Video

Olympus Mons'un Bazal Yamaçları

Rüyaların anlamı ve neden görüldüğü tarih boyunca merak edilmiş konular. Son araştırmalar, rüyaların, canlıların günlük deneyimleriyle geçmişteki bilgilerini güncelledikleri gecelik kayıtlar olabileceğini gösteriyor. Bu güncellemeler sayesinde canlılar, hayatta kalma stratejilerini belirliyorlar.



Görsel şölen: İnsanların rüyaları, memeli atalarıyla uyumlu bir şekilde duyulara, genelde görselliğe dayanıyor.
Rüyalar, gerçekliği, bildiğimiz doğa yasalarını alt üst eden, tuhaf, akıldışı görüntülerle haşır neşir olduğumuz, yönetmenliğini kendi zihinlerimizin yaptığı gizemli filmler. Kimi zaman geleceğe yönelik işaretler içerdiğine inandığımız, kimi zaman hayra yormaya çalıştığımız; bazen gerçekmiş gibi gelen, bazen kendimizi uyanmaya zorladığımız gecelik serüvenlerimiz. Rüyaların anlamı ve rüya görmeye yol açan nedenler, pek çok araştırmanın konusu olsa da, akılları kurcalayan soruların yanıtı üstünde henüz fikir birliği yok. Rüya gören bireylerin çok fazla enerji harcaması ve rüya görmenin kuşaklar boyu süreklilik gösteren bir deneyim olması, bu ilginç beyin etkinliğinin önemli bir amaca hizmet ettiği düşüncesini beraberinde getiriyor.



Hayvanlarda rüya: Yapılan araştırmalar, hayvanların da rüya gördüğünü kanıtlıyor. Hayvanların, REM uykusu sırasında işleme koyduğu bilgiler de duyusal...
Rüyalar ve anlamlarına duyulan merakın tarihi çok eskilere dayanıyor. Sümer kaynaklarında rüyalara ilişkin kayıtlar bulunuyor. Bu kayıtlara göre, M.Ö. 7. yüzyılda yaşayan Asurbanipal rüyalara büyük önem veriyordu.Eski Mısır'da rüyaların kehanet aracı olduğuna inanılıyordu. İncil'de de, Yusuf'un firavunun rüyasını açıklamasının yedi yıllık kıtlığı önlediği anlatılıyor. Diğer kültürler ise, rüyaları ilham kaynağı, şifa verici ya da gerçeğe alternatif olgular şeklinde yorumladılar. Tıbbın babası sayılan Hippokrates, "Rüyalar Üzerine" adlı bir eser yazmıştı. Ortaçağ'da ise rüyalar kimi zaman erdemli kişilere gönderilen tanrısal mesajlar, kimi zaman da şeytani kökenli olgular şeklinde algılandı.
Geçen yüzyılda, bilim insanları rüyalar hakkında, bir kısmı birbiriyle çelişen psikolojik ve nörolojik açıklamalarda bulundular. 1900 yılında Freud, "Rüyaların Yorumu " (Die Treaumdeutung) adlı kitabında, rüyaların bilinçaltına giden yol olduğunu, bireyin iç dünyasının derinliklerini açığa çıkardığını öne sürdü. Sonraki dönemlerde, Freud'un aksine, rüyalar, gelişigüzel sinirsel etkinliklerin sonucu ortaya çıkan anlamsız olgular şeklinde tanımlanmaya başladı. Kimilerine göre de rüyalar, beynin gereksiz bulduğu bilgileri sildiği "tersine öğrenme" etkinlikleri.





Sınırsız imgeler: Rüyaların konuları karmaşık ve geniş bir alana yayılıyor.
Tüm bu araştırmaların ışığında deneyler yapan Amerikalı araştırmacı Jonathan Winson konuyla ilgili farklı bir bakış açısı sunuyor. Winson, kendi araştırmalarının ve diğer nörolojik laboratuvar çalışmalarının sonuçlarına dayanarak, rüyaların anlamı olduğunu öne süren bir bilim adamı. Beynin denizatı kıvrımı olarak da adlandırılan hipokampüs bölümü ile uyku sırasındaki hızlı göz hareketlerinin (rapid eye movement, REM) ve teta ritmi denilen beyin dalgalarının incelenmesinin, bellek işlemlerinde önemli noktaları aydınlattığını söylüyor. Winson'ın primat-altı hayvanlarda yaptığı teta ritmi araştırmaları, rüyaların anlamına ilişkin evrimle bağlantılı ipuçları sunuyor: Rüyalar, memelilerin bellek işlemlerinin gecelik kayıtları. Onlar sayesinde, hayvanlar yaşamlarını sürdürebilmek için stratejiler geliştiriyor ve günlük deneyimlerini bu kayıtlar ışığında değerlendiriyorlar. Böyle bir işlemin varlığının, insanlarda rüya görmeyi de açıklayabileceği düşünülüyor.
1953 yılında yapılan bir buluş, rüyaların nörobiyoloji alanında incelenmesinin kapısını aralamıştı.İnsanda uyku döngüsünün ortaya konmasıyla, rüyaların fizyolojisinin anlaşılması yolunda önemli adımlar atılıyordu.
Kaynak: Focus Dergisi

Bugüne kadar bilim alanında yapılan birçok deneyden kimi başarılarıyla adını duyurmuş, kimi de sıradışı özellikleriyle ünlenmiştir. 
BBC Focus dergisi, beyin ve nöroloji alanında yapılan en ilginç 5 deneyi derledi.


1. KAFA NAKLİ: 

1954 yılında Sovyet bilim adamı Vladimir Demikhov, bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte bir Alman Kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyordu. Köpekler bir aydan az yaşadı. Demikhov, 15 yıl içinde ameliyatla 20 tane çift başlı köpek yaptı.
Cerrahın deneyinden esinlenen Amerikalı cerrah Robert White, bir maymunun başını başka bir maymuna nakletti. Cerrahi komplikasyonlar nedeniyle maymun 1 gün yaşadı.



2. ZİHİN KONTROLÜ:


1953 yılından 1960'ların sonuna kadar CIA, 'MK-ULTRA' kod ismiyle bir program yürüttü. Bir belge bunların beyin yıkama faaliyetleri olduğundan bahsediyordu.

Siviller üzerinde de deneyler yapan CIA, durumdan habersiz denekler üzerinde radyasyon, elektrik şoku, elektrot yerleştirme, mikro dalga, ultrason ve geniş kapsamlı ilaç testleri uyguladılar.

Bu deneyler daha sonra toplumda görülen çeşitli toplu intihar vakaları, ölüm ve kazalarla ilişkilendirilmiştir. 



3. VÜCUT DIŞI UYARIM:

Cenevre Üniversitesi Hastanesi uzmanlarından
Nörolog Olaf Blanke ve ekibi, bir hasta üzerinde yaptıkları deneyde,hastanın vücut dışı deneyim yaşamasını sağladılar. 

Hastanın beynini elektrotlarla uyardıklarını belirten
bilim adamları, 
bu uyarma sonucunda hastanın, yatakta yatan kendi vücuduna yukarıdan baktığını hissettiğini kaydettiler. 


Doktorlar uyarının şiddetini artırınca, hastanın kollarının kısaldığını belirttiğini söylediler.



4. BEYİNDEKİ MIKNATISLAR:
Allan Snyder, insanın matematiksel ve sanatsal yeteneklerini artıran şapka geliştirdi.
Şapkadaki mıknatısların meydana getirdiği manyetik dalgalar, beyindeki yetenek merkezlerini uyarıyor. Ancak, şapkanın etkisi kalıcı değil.
Michael Persinger’in geliştirdiği,
“God Helmet”
 isimli başlıkta ise mıknatıslar kullanılıyor ve
insanlara ölüm sırasında manevi huzuru yaşatacağı belirtiliyordu, ancak deney başarısız oldu.




5. BİYOLOJİK BEYİNLİ ROBOT:
İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nden Kevin Warwick başkanlığındaki ekip, “Gordon” adı verilen robotun
beyninin, fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirildiğini söyledi.
Warwick, robotu odanın içinde dolaşması ve duvarlara çarpmaması için tasarladı. Robotun beyni, 60 kadar elektrottan oluşan bir düzeneğe bağlı 50 bin ile 100 bin sinir hücresi içeriyor.

Bunlar fare hücrelerinden mekanik motorlara sinyaller gönderiyor. Kısacası bu beyin, insan beyninde ne olup bittiğinin basitleştirilmiş hali.
Çekingenlik veya Utangaçlık, bazı insanların diğerleriyle beraberken, konuşurken veya yardım isterken yaşadığı güven yetersizliğidir. Zooloji'de ise çekingen, genel olarak insanlardan kaçınmaya eğilimli olmak anlamına gelir.


Çekingenlik, alışılmadık durumlarda meydana gelir. Pek çok çekingen insan, rahatsız edici ve yakışıksız hissetmekten kaçınmak amacıyla, bu durumlardan kaçındığı için, durum alışılmadık kalmakta ve çekingenlik kendisini sürdürmektedir. Ancak, çekingenliğin başlangıçının sebebi çeşitlendirilebilir. Bazen, fiziksel kaygı tepkimesine sahip olan konulardan meydana geldiği görümektedir. Bazen de çekingenliğin önceden edinildiği ve sonradan fiziksel kaygı bulgularına yol açtığı görülmektedir.



Peki Utangaçlık veya Çekingenlik hayat boyu değişmeyen bir karakter özelliği midir ?



Yapılan bilimsel çalışmalar öyle gösteriyor ki herhangi bir kişinin yeniliklerden kaçınması ya da onlarla başa çıkabilmeyi başarması çocukluğundaki beyin fizyolojisi ve kimyasıyla yakın ilişki içinde bulunuyor. Tanımadıkları fotoğraflar gösterildiğinde çocukluğunda utangaç olan yetişkinlerin amigdala adı verilen beyin bölgelerindeki etkinleşme diğer bireylere göre daha yüksek oluyor. Küçüklüğünde daha sosyal olan yetişkinlerinse bu beyin bölgelerindeki etkinlik daha düşük oluyor.

Bilim insanları uzun yılladır kişilerin mizaçlarındaki bu farklılıkların nedenlerine dair açıklamalar bulmaya çalışıyor.Huy ya da mizacın en önemli öğelerinden biri sayılan yeniliklere karşı nasıl tepkilerin verildiğiyse bahsettiğimiz çalışmanın odak noktası olmuş. Çekingen çocuklar yeni kişiler ya da durumlar karşısında ürkek davranıyorken, sosyal çocuklar onlara yaklaşmaktan çekinmiyor.

Harvard Tıp Okulu'ndan Carl Schwartz huy olarak çocukluk dönemiyle yetişkinlik dönemi arasında bir bağlantı olduğunun altını çiziyor. Bireyler arası huy farklılıklarının altında yatan nedenlerden biri olaraksa amigdala faaliyetlerindeki farklılıkları öne sürüyor.

Harvard Üniversitesi'nde Jerome Kagan tarafından yapılan çalışmada 2 yaşlarında bir grup çocuk çekingen ve sosyal olmak 2 alt gruba ayrılıyor. Araştırmacılar 11 yıl sonra aynı çocukların 13 yaşlarındaki davranışlarını gözlemliyorlar. 9 yıllık bir aradan sonraysa 21 yaşlarındaki beyin MR'ları çıkarılıyor. Araştırmacılar çocukların küçüklüklerindeki huylarının 21 yaşında da halen gözlemlendiğini ve bu bulguların beyin görüntüleme teknikleriyle de desteklendiğini öne sürüyorlar. Ancak halen alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunduğunu da belirtiyorlar.

Küçüklüğünde çekingen olan çocukların sosyal kaygı bozukluğu geliştirebileceğine yönelik bir takım araştırmalar bulunuyor. Schwartz, çocuklukta deneyimlenen bu hastalığın yetişkinliğe dair bir depresyon işareti olabileceğine işaret ediyor. Sosyal kaygı bozukluğu yetişkinlerde SSRI adı verilen bir takım ilaçlar ve davranışçı terapiyle tedavi edilebiliyorken, çocuklardaki tedavi için hangi yöntemin izlenmesi gerektiği ne yazık ki çok da net değil.

Sonuç olarak yapılan bu çalışmayla araştırmacılar amigdala etkinliğinde saptanacak farklılıkların erken dönemde fark edilip geleceğe yönelik önlemler alınabileceğini öne sürüyorlar. Son olarak belirttikleriyse her çekingenliğin sosyal kaygı bozukluğu ya da depresyona yol açmayacağı. Çünkü mizaçlarımız patolojik kategoriler değil.

Uykusuz geçirdiğimiz geceler arttıkça, uykusuzluğun üzerimizdeki psikolojik ve biyolojik etkileri de değişiyor.

Yapılan yeni bir araştırma uykudan mahrum kalmanın yeni beyin hücrelerinin oluşumunu engellediğini ortaya koyuyor.
Princeton Üniversitesi'nden Dr. Elizabeth Gould ve araştırma grubunun fareler üzerinde yaptığı bu araştırma uykusuzluğun beyinde bellek oluşumundan sorumlu hipokampüs bölgesini etkilediğini ortaya koyuyor.

Bu etkininse bir stres hormonundan dolayı gözlemlendiği belirtiliyor.
Uykusuzluk, yeni sinir hücresi oluşumunu yavaşlatıyor.
Araştırma grubunun çalışması 72 Saat boyunca uykusuz bırakılan farelerle böyle bir etkiye maruz bırakılmayan farelerin birbirleriyle karşılaştırılmalarına dayanıyor.
Uykusuz bırakılan farelerin kortikosteron adı verilen stres Hormonuseviyeleri normal gruba göre yükseliyor. Bunun yanı sıra, beyinlerinin hipokampüs bölgesinde yeni hücre yapımı da yavaşlıyor.
Stres hormonuyla yeni beyin hücreleri yapımı arasındaki ilişkiyi araştıran araştırmacılar, kortikosteron seviyesi normal düzeyde sabit tutulduğunda beyindeki hücre oluşumunun devam ettiğini gözlemliyor. Diğer bir deyişle araştırmanın sonucunda uykusuzluk dolayısıyla yüksek seviyelere tırmanan stres hormonunun yeni bellek oluşumu için gerekli olan beyin hücresi yapımını engellediği bulunuyor.
Uykudan mahrum bırakılan fareler bir hafta içinde normal uyku düzenlerini yakalayabilseler de, sinir hücresi oluşumu normal seyrine ancak iki haftadan sonra ulaşabiliyor.
Bugün, yetişkin beyninde gözlemlenen sinir hücresi yenilenmelerinin altında yatan neden tam olarak bilinemese de Dr. Gould ve grubu, uzun süre uykusuzluk sonrasında bilişsel işlevlerde oluşan sorunların bu yenilenmenin yavaşlamasından kaynaklanabileceğini iddia ediyor. Konsantrasyon bozukluklarıysa bu etkilerden biri olarak örnek veriliyor.
Alanda uzman olan ve araştırmanın sonuçlarını yorumlayan Dr. Neil Stanley, araştırmanın ortaya koyduğu bu sonuçların doğrudan doğruya insanlar için geçerli olup olmadığına dair ek çalışmaların yapılması gerektiğini çünkü hiçbir kişinin çok zorunlu kalmadıkça 72 saat uyumadan geçiremeyeceğini belirtiyor. Ancak her gece uyuması gereken miktardan biraz daha az uyutulan denekler üzerinde de aynı etki gözlemlenirse çalışmanın çıkarımlarının ilginç olabileceğini ekliyor.
(iha)
Uykusuzluk beyine zarar veriyor



1 gece uykusuzluk: Kişi kendisini rahat hissedemese de, bünye bir gece uykusuz kalmayı tolore edebiliyor. 


2 gece uykusuzluk: Kişinin vücut ısısı ritmi düşüyor ve uykuya dalabilmek için büyük bir dürtü hissediyor.


3 gece uykusuzluk: Özellikle de sıkıcı şeylere odaklanmak oldukça güçleşiyor ve bilişsel işleyişler yavaşlıyor. Bu sayılanlar, özellikle de sabahın erken vakitlerinde şiddetli oluyor.


4 gece uykusuzluk: Yaklaşık üç saniye süren mikro-uyuma davranışı gözlemleniyor. Bu mikro-uyumalar sırasında kişi anlamsızca boşluğa bakıyor ve bilincini yitiriyor. Oldukça huzursuz ve aklı karışık oluyor.


5 gece uykusuzluk: Kişi her ne kadar bilişsel yetilerini halen kullanabiliyor olsa da yukarıda anlatılanlara ek olarak hayaller görmeye başlıyor.


6 gece uykusuzluk: Kişi kim olduğu bilgisini kaybediyor. Buna uyku mahrumiyeti psikozu adı veriliyor.
Kaynak: bitek tubitak
Görünür ışık veya görünür izge elektromanyetik tayfın insan gözü tarafından saptanabilen aralığıdır. Bu dalgaboyu aralığına kısaca görünür ışık veya sadece ışık da denmektedir. Aralığın sınırları tam olarak belirlenmemiş olmakla birlikte, ortalama bir insan, 400 ile 700 nm arasındaki dalgaboylarını saptayabilir. Titreşim sayısı olarak, bu aralık 450-750 terahertze eşdeğerdir.



İşte görme duyumuzdan sorumlu olan ışık hakkında ilginç bilgiler:

* İnsan gözü tarafından görülebilen ışığın dalga boyu 400 nm ile 700 nm arasındadır.

* Kırmızı, görünür ışık içinde en uzun dalga boyuna sahip olan renktir. En düşük dalga boyuna sahip olan renk ise mordur. Dolayısıyla gözümüzün algıladığı ışık, mor ötesi ışınımlar ile kızıl ötesi ışınımlar arasında bulunur...





* Güneş'ten dünyaya gelen ışığın % 43 görünür ışınımdır. Mor ötesi (ultra viyole) ışınımların oranı % 7civarında olmasına rağmen çok tehlikelidir. Bu ışınımlar yoğun enerjili olduğu için biyolojik moleküllerin yapısını bozar, yanıklara ve deri kanserine sebep olabilir. Geri kalan yaklaşık % 50'si ise kızıl ötesi ışımalardır.

* Işık hızının boşlukta saniyede 300.000 km'ye kadar çıktığı tahmin edilmektedir.

* Güneş ışığı dünyaya 8 dakika 20 saniye'de ulaşır.

* Dünyanın yüksek kuzey ve güney enlemlerinde belli dönemlerde seyredilebilen ve izleyenleri kendine hayran bırakan kutup ışıkları, güneşten gelen yüklü parçacıkların dünyanın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşur.



* Canlılar da ışık üretebilir! Biyoluminesans denilen bu duruma derin okyanuslarda yaşayan canlıların büyük bölümünde rastlanır. Kimi canlı bu özelliği kamuflaj olarak kullanırken, kimi dikkat çekmeye çalışır.




* Yıllardır bilinen “ışığa bakınca hapşırmak” gibi bir kavram vardır. “Fotik hapşırma refleksi” denilen bu durumun nedeni tam olarak bulunamasa da, parlak ışığa bakınca hapşıran insan sayısının %35 civarı olduğu düşünülmektedir.
Gökyüzü mavi gözükür; çünkü mavi ışık düşük dalga boyuna sahiptir ve atmosferden geçerken daha çabuk dağılır. Bu nedenle güneşten gelen ışık mavi olarak yansır.

* Evrende ışığın kaçamadığı bir yer vardır ki, o da kara deliktir. Bir kara delik, o kadar yoğun bir kütleye sahiptir ki, çekimine ışık bile dayanamaz; dolayısıyla bu gizemli oluşumlar ışığı yansıtmadığından direkt olarak gözlemlenemez.
***
yazı: fwmail.net
***




Son zamanlarda gerçekten birbirinden değişik rüyalar görüyorum ve meraklarımdan dolayı ufak bir araştırma yaptım.
Bu fikir rüya görürken aklıma geldi. Birisine, anlaşılan rüyamda icat ettiğim ekle-çıkar-değiştir problem çözme tekniğini aktarıyordum. Bu tekniği daha önce hiç duymamıştım, ama şu sıralar problem çözmeyle ilgili bir kitap üzerinde çalışıyordum. Denediğim zaman bu yeni tekniğin oldukça faydalı olduğunu gördüm. Başkaları tarafından daha önce düşünülen bir fikir olduğuna şüphem yok ancak o ana kadar benim için bilinmezdi.
Bunu daha önce de yaşamıştım: Yeni hikaye fikirleri ve gündelik hayatımdaki problemlerin çözümleri rüyamda karşıma çıkardı. Gençken gördüğüm bir rüyada Michigan gölü üzerindeki buz üzerinde kızağımı sürmek için bir yol icat etmiştim. Ertesi gün denediğimde işe yaradığını görüp şaşırmıştım.
Belki sizin de rüyanızda yeni fikirler bulduğunuz ya da sorunlarınızı çözdüğünüz oldu. Peki bunu daha sık deneyimlemek için neler yapabilirsiniz?

Rüyanızda fikirler bulma

- Baş ucunuza kağıt ve kalem koyun. İlk uyandığınızda aklınıza gelen fikirleri not edin. Bu aklınızı daha çok fikir üretmesi konusunda cesaretlendirir. Hatta baş ucunuza koyduğunuz ses kayıt cihazı daha da iyidir. Böylece ışığı açmak zorunda kalmazsınız ve uykunuza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
Bir probleme odaklanma. Uyumadan önce bir problem üzerine odaklanır onun üzerinde belli bir süre düşünürseniz, beyniniz bilinçaltınıza bu konunun önemli olduğu sinyalini verir ve bu sayede siz uyurken bilinçaltınız problemle ilgili çalışmaya devam eder.
- Uyumadan önce bir kağıda problemi yazın ve bunun altına çözümün ne gibi özellikleri olabileceğini de not edin.
- Basit problemler üstünde alıştırmalar yapın. Örneğin rüyanızda yeni bir tür mobilya tasarladığınızı ya da yeni bir şiir yazdığınızı hayal edin.
- Alarmı kapatın. Eğer alarm olmadan uyanırsanız, rüyalarınızı daha kolay hatırlarsınız. Eğer işe gitmek için alarma ihtiyacınız varsa rüyanızda problem çözme konusuna hafta sonları yoğunlaşın.
- Uyandığınızda bir süre hareketsiz kalın ve hatırlayabildiğiniz rüyaları gözden geçirin. Bu rüyalarınızın aklınızda kalmasını sağlar ve böylece gün içinde içlerinde işe yarar bir şey var mı diye onları tekrar gözden geçirebilirsiniz.
- Kanepede ya da biraz rahatsız eden bir yerde uyuyun. Sürekli uyanmak daha çok rüyayı hatırlamanıza neden olacaktır. Böyle bir gecede dokuz tane rüya not etmişliğim var. Üstelik içlerinden ikisi oldukça iyi fikirler içeriyordu.
En iyi fikirler rüyada gelmeyebilir. Çoğu zaman iyi fikirler ve çözümler uyandıktan hemen sonra gelir. Sorunu bir de sabahları değerlendirmek de bunu teşvik eder.
Bu teknikler bilimsel olarak kanıtlandılar mı? Henüz değil. Bir fikrin değerinin bilimsel olarak ölçülmesi zor olduğundan buna epey zaman var gibi görünüyor ancak insanlar binlerce yıldır zengin rüyaların onlara sunduğu bilgilerden yararlanıyor. Ayrıca uyanıkken kafanızı meşgul eden probleme rüyada iken de çözüm aramanızın ne sakıncası olabilir?
Denemekle bir şey kaybetmezsiniz.
Yazan : Steve Gillman

Kadim medeniyetler o zamandan beri bilim için kayıp olan bilgiye sahip miydiler? Kadim Mısırlılar piramitleri inşa etmelerine yardım eden – bugün unutulmuş – şaşırtıcı teknolojilere sahipler miydi?

 Stonehenge’den Piramitler’e kadar kadim medeniyetlere ait birçok kalıntı gösteriyor ki anıtları için devasa taşlar kullanmışlar. Basit bir soru, niçin? Aynı yapılar daha kolay taşınan, bugün tuğlaları gibi küçük birimlerle daha kolay inşa edilemez miydi?

Yoksa kadimler bazıları tonlarca ağırlığında olan bu taşları kaldırma ve hareket ettirmek için bir yöntem mi biliyorlardı, onlar için iki kiloluk bir tuğlayı kaldırmak kadar kolay mıydı bu iş? Bazı araştırmanların ileri sürdüğüne göre kadimler levitasyon sanatında ustaydılar, sonikler veya bazı başka bilinmeyen yöntemler kullanarak yerçekimini alt edip dev kütleleri kolaylıkla hareket ettirebiliyorlar mıydı?

 Mısır Piramitleri 

 Mısır piramitlerinin nasıl inşa edildikleri tam bin yıldır süren bir tartışmanın konusunu oluşturuyor. Gerçek şu ki hiç kimse gerçekten nasıl inşa edildiklerini bilmiyor. Bilim adamlarının günümüzdeki tahminine göre Büyük Piramit’i ipler, rampalar, tekerler, kaba kuvvet kullanarak inşa etmek için 4,000 ila 5,000 insan ve 20 yıllık çalışma gerekiyor.

 Kuşkusuz gerçekten böyle de olmuş olabilir. Fakat 10. asra ait Arapların Herodot’u denen Arap tarihçisi Abul Hasan Ali Al Mesudi’nin kitabında çok ilginç bir pasaj bulunmaktadır. Al Mesudi, Mısır’da yerleşmeden önce kendi vaktinin bilinen dünyasının büyük bir kısmını gezmiş ve 30 ciltlik bir dünya tarihi kitabı yazmıştır. Mısır piramitlerinin büyüklüğü karşısında şaşırmış ve büyük taş blokların nasıl taşındığına dair yazmıştır. İlk olarak taşınacak taşın altına bir “majikal papirüs’ konurdu. Sonra taşa bir metalle vurulur ve taşın, iki tarafı demir çitlerle çevrili taş bir yol boyunca ilerlemesi sağlanırdı. Al Mesudi’ye göre taş yaklaşık 50 metre kadar yol aldıktan sonra yere konardı. Süreç taşın inşaatçıların istediği yere taşınmasına kadar devam ederdi.

 Al Mesudi’nin bunları yazdığı sırada piramitlerin hali hazırda binlerce yıllık olduğunu düşünürsek, bu bilgiyi nereden aldığını merak ederiz. Acaba bu Mısır’da kuşaktan kuşağa aktarılan sözel bir tarih miydi? Hikayenin tuhaf ayrıntıları bu olasılığı akla getiriyor. Yoksa bu hikaye, devasa eserlerin karşısında bizim kadar büyülenen ve bu dev yapıları inşa etmek için majikal güçler gerektiğine inanan yetenekli bir öykücünün uydurması mı? 

Diyelim ki hikaye doğru, ne türden levitasyon güçleri işin içindeydi? Taşa vurmak bu türden bir sonik levitasyonla sonuçlanan titreşimleri mi yaratmıştı? Yoksa taşların ve demirlerin yerleşimi bir manyetik levitasyon için miydi? Hangisi doğru olursa olsun, iki senaryo da bugün bizim için imkansız.

 Diğer Şaşırtıcı Megalitler 

 Mısır piramitleri dev taş bloklar içeren tek kadim anıtlar değiller. Tam tersine. Dünyanın çeşitli yerlerindeki büyük tapınaklar ve eserler inanılmaz boyutlarda taş bileşenler içeriyorlar, ama bunların inşaatı hakkında çok az şey biliniyor.

 Jüpiter Tapınağı: Lübnan Baalbek’teki bu tapınak beşeri bir yapıda kullanılmış en büyük taş blokları içeriyor. Her bloğun tahmini ağırlığı 1,000 ton. Bugün var olan süper vinçlerden hiçbiri bu taşları kaldıramaz! Fakat bu taşlar öyle kusursuz bir şekilde yerleştirilmişlerdir ki aralarına bir iğne bile sokamazsınız. Yakınlarda Hajar el Hibla (Hamile kadın) diye bilenen daha da büyük bir taş bile var. Bu taş ocakta terk edilmiş ve kullanılmamıştır. Fakat bu dikdörtgen taş blok bugüne kadar insan eliyle yapılmış en büyük taş olarak 1,2000 ton tutmaktadır. Bu kayayı yerinden kıpırdatmak için 16,000 insana ihtiyaç vardır, bu ağırlık yirminci asrın makine ve teknolojilerinin alt edemeyeceği bir ağırlık.


Bolivya’da deniz seviyesinden 13.000 metre yüksekteki Tiahuanaco platosunda Puerta del Sol (Güneş Kapısı) ve ya Sun Gate olarak bilinen etkileyici bir anıt dikilmektedir. İnceden inceye oyulmuş olan bu kapı 10 ton ağırlığındadır ve buraya nasıl geldiği tam bir bilmecedir. 






Pasifik’in Machu Pichu’su’ denilen Nan Madol, Mikronezya Federal Devletleri’nin başşehri Pohnpei adasındaki harabelerin ismidir. İ.Ö. 200 yıllarında inşa edilen bu kayıp şehir 6 metre uzunluğunda yarım metre çapında üst üste yığılmış taş kütüklerle yapılmıştır.Odun yığını gibi yığılmış 40 metre yüksekliğinde ve 18 metre kalınlığında duvarlardan oluşur. Bu taşların nasıl taşınıp yukarı nasıl kaldırıldıkları bir bilmece.

 Bu çok farklı kadim kültürlerin dev taş blokları canlarının istediği gibi hareket ettirmelerini sağlayan sır neydi? Son sınırında bir deha, devasa miktarlarda köle kas gücü mü? Yoksa başka, daha gizemli bir yol mı vardı? Bu kültürlerin söz konusu eserlerin nasıl inşa edildiğine dair bir kayıt bırakmaması da başka bir mesele. Ne var ki neredeyse bu taşların olduğu bütün kültürlerde taşların akustik yollarla taşındığına dair efsaneler var. Ya büyücülerin şarkıları, ya da majikal bir demir çubuk bu sesi üretiyor, bazen de bu ses çanlarla, lirlerle, ıslıklarla, gonklarla yapılıyor.

Kaynak : http://paranormal.about.com/od/antigravity/a/The-Ancient-Secrets-Of-Levitation.htm


The Ancient Secrets of Levitation
Did ancient civilizations possess knowledge that has since been lost to science? Were amazing technologies available to the ancient Egyptians that enabled them to construct the pyramids - technologies that have somehow been forgotten?
The ruins of several ancient civilizations - from Stonehenge to the pyramids - show that they used massive stones to construct their monuments. A basic question is why? Why use stone pieces of such enormous size and weight when the same structures could have been constructed with more easily managed smaller blocks - much like we use bricks and cinderblocks today?
Could part of the answer be that these ancients had a method of lifting and moving these massive stones - some weighing several tons - that made the task as easy and manageable as lifting a two-pound brick? The ancients, some researchers suggest, may have mastered the art of levitation, through sonics or some other obscure method, that allowed them to defy gravity and manipulate massive objects with ease.
THE EGYPTIAN PYRAMIDS
How the great pyramids of Egypt were built has been the subject of debate for millennia. The fact is, no one really knows for certain exactly how they were constructed. The current estimates of mainstream science contends that it took a workforce of 4,000 to 5,000 men 20 years to build the Great Pyramid using ropes, pulleys, ramps, ingenuity and brute force.
And that very well may have been the case. But there is an intriguing passage in a history text by the 10th century Arab historian, Abul Hasan Ali Al-Masudi, known as the Herodotus of the Arabs. Al-Masudi had traveled much of the known world in his day before settling in Egypt, and he had written a 30-volume history of the world. He too was struck by the magnificence of the Egyptian pyramids and wrote about how their great stone blocks were transported. First, he said, a "magic papyrus" (paper) was placed under the stone to be moved. Then the stone was struck with a metal rod that caused the stone to levitate and move along a path paved with stones and fenced on either side by metal poles. The stone would travel along the path, wrote Al-Masudi, for a distance of about 50 meters and then settle to the ground. The process would then be repeated until the builders had the stone where they wanted it.
Considering that the pyramids were already thousands of years old when Al-Masudi wrote this explanation, we have to wonder where he got his information. Was it part of an oral history that was passed down from generation to generation in Egypt? The unusual details of the story raise that possibility. Or was this just a fanciful story concocted by a talented writer who - like many who marvel at the pyramids today - concluded that there must have been some extraordinary magical forces employed to build such a magnificent structure?
If we take the story at face value, what kind of levitation forces were involved? Did the striking of the rock create vibrations that resulted in sonic levitation? Or did the layout of stones and rods create a magnetic levitation? If so, the science accounting for either scenario is unknown to us today.
OTHER ASTONISHING MEGALITHS
The Egyptian pyramids are not the only ancient structures constructed of huge blocks of stone. Far from it. Great temples and monuments around the world contain stone components of incredible size, yet little is known about their means of construction.
  • The Temple of Jupiter at Baalbek, Lebanon has a foundation that contains the three largest stone blocks ever used in a man-made structure. Each block is estimated to weigh as much as 1,000 tons! No super crane in existence today could lift one, yet they are positioned together with such precision that not even a needle could fit between them. Nearby is an even bigger stone. Known as Hajar el Hibla - the Stone of the Pregnant Woman - it lies abandoned in its quarry, never used. But the giant rectangular block is the largest piece of stone ever cut by humans, weighing an incredible 1,200 tons. It is estimated that it would require the strength of 16,000 men to even budge it, and represents a formidable challenge to 20th century machines and technology.
  • On an isolated plateau at Tiahuanaco Bolivia, 13,000 feet above sea level, stands an impressive monument called Puerta del Sol, or Sun Gate. The elaborately carved gate weighs an estimated 10 tons, and how it arrived at its present location is a mystery.
  • Nan Madol, sometimes called "the Machu Pichu of the Pacific," is a great ruins on the island of Pohnpei, capitol of the Federated States of Micronesia. This lost city, constructed around 200 B.C., is made up of hundreds of stacked stone logs, each about 18-feet-long and several feet in diameter. The logs, stacked like cordwood, constitute walls that are 40 feet high and 18 feet thick. Each stone log is estimated to weigh about 2.5 tons. How they were moved and lifted into position is unknown.
What was the secret these diverse and ancient cultures possessed to manipulate these great stone blocks? A massive supply of slave labor straining human muscle and ingenuity to their limits? Or was there another more mysterious way? It's remarkable that these cultures leave no record of how these structures were constructed. However, "in almost every culture where megaliths exist," according to 432:Cosmic Key, "a legend also exists that the huge stones were moved by acoustic means - either by the chanted spells of magicians, by song, by striking with a magic wand or rod (to produce acoustic resonance), or by trumpets, gongs, lyres, cymbals or whistles."

Sonsuzluğun büyük paradoksu:

Paralel evrenler

Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de varmı dır? Mistikler ve filozoflar böyle olduğunu öne sürüyorlar.Bilim adamları ise yakın zamanlara değin böyle bir şeyin olanaksız olduğunu düşünüyorlardı.Fakat bugün fizikçiler paralel evrenlerin olabileceğini matematiksel olarak ortaya koyabiliyorlar.Aşağıda ''üçüncü bir boyutta dizilmiş iki boyutlu evrensel düzlemler'' görülmektedir.

                                                
paralel evrenler

PARALEL EVRENLER kavramı, bugün bilimsel terimlerle açıkça bir şekilde tartışılabilmektedir.Bilim adamları içinde bulunduğumuz evrenin varlığını bir takım neden sonuç bağıntılarıyla açıklayabiliyorlar.Aslında bu açıklama, üç boyutlu uzayın tümüyle onun yapısını oluşturan fizik nesnelerden ibaret olduğu esasına dayanır.Bu yaklaşım biçimi ilk bakışta, evrenin var olan her şey demek olacağı anlamına gelebilir.Fakat iki önemli nokta var.Birincisi, bilim adamlarının evren açıklamaları, birtakım soyut kavramları(güzellik ve sevgi gibi) açıklamaktan kaçınır.Oysa her ne kadar fizik bir evrende yaşıyorsak da, bu tür soyut kavramlar bu fizik evren içerisinde önemli bir yer tutarlar.İkinci olarak da bilimin tüm yaklaşımları ve bu konuya ilişkin kabülleri kesinlikle üç boyut ile sınırlanmıştır.


3 koordinat belirtilmelidir

İkinci nokta, paralel evrenler tartışmasının odak noktasını oluşturuyor.Evrenimiz üç boyutlu bir mekandır.Herhangi bir nesnenin konumunu kavrayabilmek için öncelikle onun üç koordinatını belirlememiz gerekir.Bunun en somut örneği havacılıkta görülür.Bir uçağın pilotu, yerdeki hava trafik kontrolörüne havadaki konumunu bildirmek için 3 rakam vermek zorundadır: Bu değerler uçağın havada bulunduğu yerin enlemini, boylamını ve yere olan uzaklığını belirtir.
Peki, üç boyutun ötesi var mıdır? Matematikçiler diğer boyutları idrak etmenin sanıldığı kadar zor olmadığını belirtiyorlar.Diğer boyutlar gerçekten de matematiksel olarak kavranabilir, fakat bu durum üç boyutlu insan beyni için de söz konusu mudur? Tüm kavramlarımızla birlikte üç boyutlu bir mekanda yaşadığımız için bu pek mümkün değildir.Fakat şu örnekler, bunu anlamamıza biraz yardımcı olabilir.

Nokta, kağıt ve masa örnekleri

Uzaydaki tek bir noktayı ele alalım . Bu noktanın herhangi bir yöne doğru uzanan hacmi yoktur.Dolayısıyla bir matematikçi için o nokta boyutsuzdur.Düz bir çizgiyi alalım. O da sadece bir yöne doğru uzar.Genişliği ve yüksekliği yoktur, sadece uzunluğu vardır.Bu bakımdan o çizği de bir matematikçi için tek boyutludur.Bir kağıt parçasını düşünün.Genişliği ve uzunluğu vardır ama derinliği yoktur.Dolayısıyla o da iki boyutludur.Bir masayı ele alalım.Genişliğiyle, uzunluğuyla ve derinliğiyle üç boyutlu bir nesnedir.Örneklerimizi bir kez daha inceleyelim: Boyutsuz, tek boyutlu, iki boyutlu ve üç boyutlu.Burada durmamız için herhangi bir neden var mı? Niçin bundan sonraki boyutları keşfe çıkmayalım?

İki boyutlu evren: Flatland

Tekrar kağıt örneğine dönelim ve bu iki boyutlu dünyada yaşayan varlıkları düşünelim.Flatlandliler (R. Edwin Abbott, Flatland adlı bilimkurgu romanında, iki boyutlu bir evreni ve oradaki yaşamı anlatır.) sadece iki boyutu bilirler: Sağ-sol, ön-arka.Onların tüm hareketleri kağıtın derinliği olmayan yüzeyi ile sınırlanmıştır.(Onlar derinliği sadece kendi boyutlarındaki yerçekimi olarak ölçümleyip duyumsarlar.) Flatlandliler üçüncü boyutla ilgili olarak hiçbirşey bilmezler.Hatta üçüncü boyutu hayal edemezler.    Flatlandlilerin üzerinde yaşadıkalrı bu kağıt parçasının sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünün.Bu durumda onlar doğallıkla kendi iki boyutlu evrenlerinin tüm ''var oluşu'' oluşturduğunu düşüneceklerdir.Öte yandan kendi evrenlerinin  ''altında'' ya da ''üstünde'' de başka evrenlerin olduğunu ise asla anlayamayacaklardır.Hatta anlamamanın ötesinde, bu kendilerine söylendiğinde kabul bile etmeyeceklerdir.

Paralel Flatlandler

Bizim üç boyutlu bakış açımızla ise, Flatland evreni asıl gerçekliğin çok çok küçük bir bölümünü oluşturur.Bu arada iki ayrı Flatland evreni  birbirine paralel bir şekilde yer alabilir ve bunların her birinde yaşayan varlıklar derinlik duygusuna sahip olmadıkları için birbirlerinin farkına varamazlar.Bu tür birbirine paralel iki Flatland evreni üçüncü bir boyutta bir araya gelirler, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi.

Einstein'ın yaklaşımı - Einstein Paralel Evren Teorisi


Her ne kadar bilimsel düzeyde şimdilik bir varsayım olarak kabül ediliyorsa da, birtakım bilimsel ön bilgiler öne sürülmemiş olsaydı, paralel evrenler felsefesi bir kavram olmanın ötesinde hiçbirşey ifade etmeyecekti.Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk kapıyı açan kişinin Albert Einstein olduğu biliniyor.Einstein'in ünlü genel rölativite teorisinde paralel evrenleri birbirine bağlayan  ''köprülerden'' söz edilir.Genel rölativite teorisi çekim, uzay ve zaman konularını kapsayan oldukça karmaşık bir teoridir.Rölativite teorisine göre, bir çekim alanı eğimli bir uzay demektir.Üç boyutlu uzay, dördüncü bir buyuta uzanır.Tekrar Flatland'e dönersek, bu iki boyutlu alem, üç boyutlu uzayın dördüncü bir boyuta açılmasının ne demek olduğunu açıklamaya yardım edecektir.

Hemen yanıbaşımızda yer alan mekanların varlığı olgusu, bizim dördüncü bir boyut tasarımlarımızdan oldukça farklıdır.Her şeyden önce, üç boyutlu beynimizin bu tür bir olguyu kabüllenmesi oldukça zordurBöyle bir yaklaşım ancak iki boyutlu bir paralel evren modeli ile sağlanabilir.Modern bilimsel yaklaşımlar, paralel evrenlerin varlığına, hatta gerekliliğine dikkat çekiyor.Dördüncü bir boyut kavramı paralel evrenlerin nerede olabileceğine ilişkin bazı ip uçları veriyor.Özellikle Einstein 'ın bu tür evrenlerin karadelikler aracılığıyla nasıl birbirine bağlanabileceğine ilişkin bazı ön bilgiler ortaya koyduğu biliniyor.Aslında paralel evrenler bir dördüncü boyutta aynı uzayda aynı yerdedirler.Fakat araya bir zaman duvarı girmiştir.Paralel evrenler birbirlerine değmeden sonsuz tabakalar şeklinde bir kitabın sayfaları gibi üst üste dizilirler.Paralel evrenler ve kendi evrenimize ait farklı zaman tabakaları(Geçmiş, Şimdi, Gelecek) bu dördüncü boyutta birbirleri içerisine geçerek bir kitabın sayfaları gibi dizilmişlerdir.

Flatland 3 boyutlu oluyor

Flatland'i oluşturan iki boyutlu kağıt tabakasının üzerine ağırlığı olan bir nesne koyalım. İki boyutlu kağıt bu nesnenin ağırlığından ötürü hemen buruşacak ve şekli bozulacaktır.Dolayısıyla iki boyutluluğunu yitirecek, buruşuk bir yüzeyi olmasından ötürü, üçüncü bir boyut, yani derinlik kazanacaktır.Böylece bu yeni üç boyutlu mekanda kütleçekimi denen etki oluşacaktır.Flatland, çukurlaşmasına rağmen yine Flatland olmaya devam edecektir.Fakat şu farkla  ki, Flatlandliler bu kez meyilli bir yüzey üzerinde yolculuk yapacaklardır.Buradaki çukurlaşma, hemen akla bir karadelik getiriyor.Bir karadeliğin Flatland'de olduğu gibi üzerinde durabileceğiniz bir yüzeyi yoktur.Sadece nesneyi daha derinlere çeken olağanüstü bir çekim gücü vardır.Flatland'in bir karadeliğe yaklaştığını varsayalım, ne olacaktır o zaman? Flatland'in iki boyutlı evreni karadeliğin çekim etkisine girdiğinde, giderek küçülmeye ve bükülmeye başlayacaktır.Sanki bir huninin kenarlarından içeriye doğru, bir tünele doğru kayıyor gibi olacaktır.
                                            
einstein köprüsü

The Time Machine Project © 2005 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Kaynak : http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/paralelevrenler.htm
bermuda şeytan üçgeni sırrıBermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun 500.000 mil karelik bir alanını kaplayan, Amerika’nın Atlantik okyanusuna açılan güneydoğu sahillerinde yer alan, kuşbakışı bakıldığında ise Miami, Bermuda ve Puerto Rico sınırları içerisinde kalan üçgen şeklinde bir alandır. Okyanusun bu kısmında yüzlerce gemi ve uçak enkazı bulunur. Son 100 sene içerisinde batan gemi, düşen uçak ve kaybolan insan sayısı 1000′lerle ifade ediliyor. 


Kimsenin açıklama getiremediği bu esrarengiz fenomen, içinde bilim adamlarının da bulunduğu pek çok insan tarafından "doğaüstü bir takım güçlerin yaptırımı" olarak algılandı ve öyle lanse edildi. Bu açıklamalar arasında kayıp kıta Atlantis'in orada bulunup (bu düşünceyle paralel olarak Atlas Okyanusu ismini almıştır.) Kayıp Kıta'nın hiçbir zaman anlaşılamayan teknolojik ve manyetik kayıp aygıtlarından birinin etkisinden veya o bölgenin defalarca Dünya dışı varlıkların ziyaretlerinde orada yarattıkları manyetik alanın bir etkisi olduğu, hatta Kristof Kolomb'un bile tuttuğu günlüklerde, o bölgede gökyüzünde uçan tanımlanamaz cisimlerden bahsedildiği iddia edilmiştir. Bu esrarengiz üçgen ile ilgili olarak yapılan son iddia ise uzun yıllardır devam eden araştırmaların birkaç yıl önce bir sonuç verdiğinin iddia edilmesi ile ortaya çıktı . Bu son iddiaya göre tüm bu gizemli olaylar aslında basit bir doğal gaz cilvesi idi. 

Yer altından fışkıran doğal gazlar, sadece yüksek kara parçalarından değil, deniz ve okyanus tabanlarından da çıkarlar. Çünkü deniz tabanları da üstü suyla kaplanmış alçak kara parcalarıdır. Ancak, okyanusların derinliklerindeki bölgelerden çıkmak isteyen doğal gazlar, oradaki çok düşük ısının da etkisiyle katı hâle dönüşürler ve "hidrat" denilen beyaz ve tebeşirimsi bir madde hâline gelirler. Çok derinlere dalabilen robot kameralarının bu bölgedeki karbeyaz okyanus tabanını ve bazı gemi enkazlarinı resimlemesinden sonra konuya şu bilimsel açıklama getirilmiştir: Bu bölge, Gulf Stream denilen sıcak su akıntısının da geçtiği yerdir. Tabanın bazen ısınması yüzünden, bu "tebeşir gazlar" erir ve sudan hafif oldukları için yüzeye doğru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar suyun yoğunluğu azalır . O sırada oradan geçen ne varsa, derin bir kuyuya düşer gibi hızla okyanusun dibini boylar. Çünkü, yoğunluğu düşen su, gemileri taşıyacak kaldırma kuvvetini oluşturamaz. Gazın yükselmesi sona erince yoğunluk tekrar eski haline döner ve geride hiçbir iz kalmadan kocaman gemiler kilometrelerce derine gömülmüş olurlar. 

Aynı şekilde su yüzeyinden havaya dağılan gazlar, atmosferdeki havadan bile daha az yoğunluğa sahiptirler ve aynı sebepten yani yoğunluk farkından dolayı uçaklar hava tarafından yeterli sürtünmeyi alamayıp irtifa kaybederler ve doğalgaz moleküllerinin havadaki oksijeni tutmasından dolayı uçağın motorları yanma için gerekli oksijeni alamayıp dururlar. 
batan uçak

Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19″ idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi. 

Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı. 

Bermuda üçgeninin sırrı çözülmüş fakat herşeyi henüz tam olarak bilinememektedir. İleriki yıllarda “Bermuda Şeytan Üçgeni” olarak bilinen bölgenin, halen yapılmakta olan araştırmaların ışığında herşeyinin öğrenileceğini düşünüyorum.

Bermuda Şeytan Üçgeniyle ilgili History Channel tarafından hazırlanmış ufak bir belgesel.

Bermuda Şeytan Üçgeni Belgeseli İzle