En Yeniler
Yükleniyor...
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pek bir meşhur Orion Nebulası ve nebulanın kalbinde yer alan "Trapezium (Yamuk) yıldız kümesi".

Orion Bulutsusu'na muhteşem ışıltılı görünümünü kazandıran şey, burada bulunan dev yıldızların biraz abartılı aydınlatma güçleridir diyebiliriz. Çok genç, sadece birkaç yüz bin yaşında olan, Güneş'ten onlarca kat büyük kütleli bu yıldızlar, 1.5-2 ışık yılı çapında küçük bir alana sıkışmış haldedirler ve muazzam miktarda ışıma yaparlar. Bu büyük miktardaki yıldız ışınımı, bulutsuyu aydınlatmakla kalmaz, gaz ve tozun yavaş yavaş dağılmasına da neden olur. Bu gaz, Trapezium'un uzak bölgelerinde yeni yıldızlar oluşturmak üzere sıkışır ve yoğunlaşır. Daha başka bir ifadeyle, dev yıldızlarımız bulutsuyu dağıtırken aynı zamanda yeni yıldızların oluşumuna da neden olmaktalar.
Trapezium

İlk olarak Galileo tarafından keşfedilen, nebulanın kalbindeki bu "açık küme"de yer alan yıldızlardan 4 tanesini küçük bir teleskop veya bir dürbünle ve biraz dikkatle görebilmeniz mümkün. Bu görülebilen dört yıldız, gerçekte birer çift yıldızdır. Zaten trapezium kümesinde yer alan yıldızların hemen tümünün çift yıldız olduğu keşfedilmiş durumda.

Bizden 1600 ışık yılı uzaklıkta yer alan Orion Nebulası'nın kendisi de pratikte bir açık yıldız kümesidir. Çoğu henüz oluşum aşamasındaki 2.000'in üzerinde yıldıza ev sahipliği yapan bulutsu (nebula), birkaç milyon yıl içinde çevresindeki gaz ve toz bulutları dağıldığında güzel ışıltılı bir yıldız kümesi olarak görünecek...
Bu gece saat gerce 02.00'da National Geographic kanalında bir ilk yaşanacak! Uluslararası Uzay İstasyonu astronotlarıyla Dünya'nın yörüngesinde 90 dakikalık bir canlı yayın yapılacak.

Dünya'nın çevresinde dolaşan ve Dünya'nın uzaydaki gözü kulağı olan Uluslararası Uzay İstasyonunda ki astronotlar Rick Mastracchio ve Koichi Wakata Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki yaşamın kamera arkasını gösterecek.

'Uzaydan Canlı Yayın' isimli 2 saatlik televizyonculuk olayı, Houston'da yer alan Görev Kontrol Merkezi ve Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan 170 ülkeye yayınlanıyor.

uzay istasyonu
Uzay İstasyonu'nun Dünya'nın yörüngesi etrafındaki 90 dakikalık yolculuğu süresince güneşin batışı ve doğumundan, şehir ışıkları ve kutup ışıkları, yıldırım ve yıldız kaymalarına kadar gezegenden görüntüler ekrana gelecek. Ayrıca mikro yer çekiminde aylarca nasıl yaşadıklarını, baş aşağı nasıl uyuduklarını, nasıl dinç kaldıklarını, hijyenlerini nasıl sağladıklarını ve herkesin en çok merak ettiği konulardan biri olan tuvaleti nasıl kullandıklarını göreceğiz. 
Live streaming video by Ustream
Arkeologlar, Çin’de yapılan kazılarda 125 milyon yıl öncesine ait keskin dişlere sahip bir kuşun fosilini buldu. Bilim insanları, tuhaf bir diş yapısı olduğu belirtilen kuşun, bu özelliğiyle sert kabuklu böcekleri ve salyongozları yiyebildiğini düşünüyor.

Çin’in Kuzey Kore ile sınır paylaşan güney eyaleti Liaoning’da yapılan kazılarda, 125 milyon önce yaşamış, keskin dişleri bulunan bir kuşa ait fosil bulundu. Araştırmaya göre, fosil o kadar iyi korunmuş durumda ki, kuşun midesine ait bazı parçalar da günümüze ulaşmayı başarmış.
Dinozorların dünyaya egemen olduğu yıllarda yaşamış kuşlar hakkında yeni ipuçları sunan fosilin en büyük özelliği, tuhaf diş yapısı. Araştırma ekibinde yer alan İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nden paleontolog Gareth Dyke, “Hem dişlerin kenar yapısı alışılmışın dışında, hem de midesine ait parçalar duruyor. Her ikisi de tuhaf bir durum... Mezozoik dönemde yaşamış kuşların kendilerine özgü özellikleri hakkında yeni bir bulgu elde ettik” dedi.

testere dişli kuş
Ayrıca diğer kazılardaki araştırmalara göre, ilkel zamanlardaki ormanlarda, küçük dinozorlardan ilkel kertenkelelere kadar birçok türün yaşadığını, gökyüzünün de kuşlarla dolu olduğu belirtiliyor.




DİŞLERİ OLAN ESRARENGİZ KUŞ
Bilim insnaları, tuhaf dişli, “Sulcavis geeorum” adı verilen kuşun 121 ila 125 milyon yıl önce yaşadığını belirtti. Kızılgerdan (Erithacus rubecula) büyüklüğünde olan kuşun, Enantiornithines olarak bilinen ve nesli tükenen dişli kuşlar sınıfına ait olduğu ifade edildi. Günümüzdeki ötücü kuşlara genel olarak benzerlik gösteren Sulcavis geeorum, tek bir özellikle farklılaşıyordu: Keskin ve tuhaf yapılı dişleri.
Sulcavis geeorum’un dişlerinin, keskin, kıvrık ve sivri bir yapıya sahip olduğu anlaşıldı. Tırtıklı bir yapıya sahip diş yapısı, büyük ihtimalle kuşun sert dış iskeleti bulunan böcekleri ve yengeç ile salyangoz gibi haycanları yemesini sağlıyordu.
sulcavis geeorum fossilsulcavis geeorum fossil

Chiappe, Sulcavis geeorum’un dişlerini inceleyerek tarih öncesi kuşlar hakkında yeni bilgiler elde edeceklerini belirtirken, kuşun neden böyle dişlere sahip olduğunu kesin olarak bilmediklerini söyledi. ABD’li araştırmacı, fosil kayıtlarında dişlerini kaybeden en az dördüncü kuş türünü bulduklarını söylerken, günümüze kadar kuşlara diş sağlayan genlerin silindiğini ifade etti.
Chiappe, “Geleneksel görüşümüz, antik kuşların ağır dişlere sahip olduğu ve vücut ağırlıklarını hafifletmek için gagalarının evrim geçirdiği... Ancak yeni fosildeki dişler vücut ağırlığına etki etmeyecek kadar ufak” dedi.

Karbon Nanotüplerin Başlıca Özellikleri

Karbon nanotüpler, geometrilerine bağlı olarak yarı-iletken ve metalik özellik gösterirler. Hiç bir katkı maddesi olmaksızın, nanotüpün, geometrik parametrelerinin değiştirilmesiyle, elektronik özellikleri de değiştirebilir. Tüplerin elektronik uygulamalarda, önemli bir yeri vardır. Çok esnek ve sağlamdırlar. Karbon nanotüplerden yapılan büyük levhalar daha hafif ve esnek hava araçlarının yapılmasına imkân verecek.

nanotüpler
New Hampshire, Concord’daki özel bir şirketin çalışanları nanoteknolojik yöntemler kullanarak karbon nanotüplerden metrelerce uzunlukta ve sadece kâğıt kalınlığında levhalar yapmayı başarmış. Nanotüpler bir metrenin milyarda biri genişliğinde, bilinen en güçlü ve en iletken malzemeler olarak tanımlanıyor. Araştırmacılar yıllardır bu malzemeyi kullanarak çok verimli elektrik iletim hatları, birkaç kilometre esneyebilme özelliğine sahip asma köprüler ve hatta uzaya uydu gönderilebilecek asansörler yapabilmenin hayalini kuruyor. Bu konuda çalışan bazı şirketler nanotüplerle bazı malzemeleri karıştırarak kompozit elde etmeyi başarmış olsa da sonunda ortaya çıkan ürünün her bir nanotüpün tüm özelliklerini taşımasını sağlamak oldukça zor. Sadece nanotüplerden oluşan büyük levhalar yapmayı başaran şirket bu alanda büyük bir adım atmış oldu. Levhalar henüz kendilerini oluşturan nanotüpler kadar güçlü ve iletken değil. Fakat bazı uygulamalarda kullanılan bakıra ya da diğer geleneksel malzemelere daha hafif bir malzeme olarak alternatif olabilecek.
bermuda şeytan üçgeni batan uçaklar
Bermuda Şeytan Üçgeni, Atlantis Okyanusunda bulunan ve bir çok gizemli kazalara neden olan, eskiden manyetik olduğu sanılan fakat günümüzde bir okyanus akıntılarının etkisiyle oluşan bir doğal gaz kaynağına ev sahipliği yaptığı düşünülen alanın olduğu bölgenin adıdır.

History Channel tarafından hazırlanmış Bermuda Şeytan Üçgeni Belgeselini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Bermuda Şeytan Üçgeni İle ilgili daha fazla bilgi için Bermuda Şeytan Üçgeni Sırrı Konusuna göz gezdirebilirsiniz.


Bermuda Şeytan Üçgeni İzle

Uçakların Uçma Prensibi


Günümüz teknolojisinde uçaklar oldukça gelişmiştir ve ulaşım için önemli bir öneme sahiptir. Peki uçaklar nasıl uçar ? Muhtemelen kendinize bu soruyu defalarca sormuşsunuzdur. Tonlarca ağır olmasına rağmen koskoca uçak havada nasıl uçuyor ? Sorunun cevabı motorda değil uçağın kanatlarında yatıyor..


uçaklar

Temel olarak 4 önemli kuvvet uçakların kalkış prensibinde rol oynar: Kaldırma, Ağırlık, İtme ve Direnç.

Ağırlık
Ağırlık temel olarak uçağı dünyanın merkezine doğru çeken bir alan kuvvetidir. Aynı zamanda uçağı dengeleyen önemli bir role sahiptir. Uçtan kuyruğa kadar dengeli bir ağırlık dağılımı uçuş için çok önemlidir. Ağırlık kuvveti kaldırma kuvvetiyle dengelenmelidir. 

İtme
Motorun uçmadaki rolü, öndeki havayı alarak arkaya doğru itmesidir. Bu olay, uçağa itme gücü sağlamaktadır. Motorun sağlamış olduğu bu itme gücü, uçağın ileri yönde hareket etmesini sağlar. Uçakların kanatlarının yapısı kesiftir. Bu kesif yapı nedeniyle, uçak ileri yönde hareket ettiği zaman kanadın alt tarafında yukarıya doğru olan kaldırma kuvveti doğmaktadır. Bu olurken hava da uçağa karşı bir direnç göstermektedir.

Direnç
Direnç, dengeli uçuşa yardım eden aerodinamik bir kuvvettir. Temel olarak uçağın hızına karşı koyarak sağlıklı bir uçuşu sağlar. Uçaklar aerodinamik yasalar dikkate alınıp özel olarak dizayn edilir. Tıpkı kaldırma gibi direnç de, sıvı ya da gazların katı cisimlere uyguladığı bir kuvvettir.

                                                                               Kaldırma Kuvveti
uçaklarKanatların kaldırma kuvvetleri vardır. Kaldırma kuvveti, havanın uçağın kanatları etrafında hareketiyle oluşur.Uçağın hızı arttığında paralel olarak kanatların kaldırma kuvvetleri de artış gösterir. Kaldırma kuvveti, büyük oranda Newton'un etki tepki prensibiyle çalışır. Yani her etki kendisine denk ve karşıt bir tepki yaratır. Uçak kanadının aşağı doğru kuvvet yaratması sonucu hava molekülleri de ters yönde, yani yukarı doğru bir kaldırma uygular. İtme ise uçağın hızını ayarlamak, koordinasyonu sağlamak ve uçağın havada kalabilmesi için gereklidir. Kanatlarda oluşan kaldırma kuvveti, hava direncinin ve yer çekiminin toplamından fazladır. Böylece, uçaklar pistte belli hıza ulaştıktan sonra havalanmaya başlar.

Einstein-Rosen Köprüsü

Rosen Köprüsü Nedir ?

Einstein ve yakın çalışma arkadaşı Nathan Rosen'in bu karadelik tünellerini matematiksel olarak kabül ettikleri ve inceledikleri biliniyor.Einstein ve Rosen, bu çalışmalarının sonucunda şaşırtıcı bir şey keşfettiler: Karadelik tünellerinin dibi yoktur.Burada, uçlarından birbirlerine bağlı iki huni söz konusudur.Birleştikleri nokta, tünelin ''boğaz'' kısmını oluşturur.Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya da boğazdaki olağan üstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı fırlatılır.Öyleyse öbür yanda ne vardır?Öbür yan, yeni bir evrendir, ilkinden tamamıyla farklı bir evrendir bu! İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele Einstein-Rosen Köprüsü adı verilir.
                                     
karadelik

Dördüncü boyuta açılan tüneller - Paralel Evrenler

Paralel Evren nedir ?

Einstein ile Rosen'in bu konuya ilişkin çalışmaları, üç boyutlu evrenimizde bu türden çok sayıda tünellerin bulunduğunu vurgular.Bu evrensel tüneller dördüncü boyuta açılır.Yani bu da paralel evren demektir.Çoğu bilim kurgu yazarı, hatta bazı bilim yazarları, gelecekte uzay yolcularının Einstein-Rosen Köprülerini kullanarak bir evrenden diğer bir evrene( hatta bir zaman diliminden diğerine) sıçrayacaklarından söz ederler.Söz konusu teori güçlü olabilir, bu konuya ilişkin bazı karşı çıkmalar vardır.Albert Einstein ve Nathan Rosen, karadeliklerin, bir evrene, bizim evrenimizden başka bir yere ya da başka bir zamana açılabilecek kapılar olabileceğini öne sürdüler.Kuramsal olarak bu model kanıtlanabiliyor.Bu kuramsal uzay/zaman geçitlerine ''solucan tünelleri'' adı verilmektedir.Diğer ismiyle   bu geçitlere ''Einstein-Rosen Köprüsü''  denmektedir.Bu geçitler sayesinde evrenin çok uzak noktalarına çok kısa zamanlarda seyahat etmek mümkündür.
rosen bridge


Paralel Evrene Geçmek - Beden dayanabilir mi?


Öte yandan paralel bir evrene geçmek için bir karadeliğin içine giren bir astronotun bedeninin bu giderek artmakta olan olağan üstü çekimine nasıl dayanacağı da ayrı bir sorundur.Çünkü astronotun üzerindeki çekim gücü karadeliğin merkezine yaklaştıkça artar.Eğer astronot karadeliğe dik olarak yani,  ayakları üzerinde güçlü bir çekim, karadeliğin merkezine daha uzak olan başında ise daha az bir çekim gücü söz konusu olacaktır.
Biz daha derine inince çekim gücünün astronotun bedeni üzerindeki etkisinin farklılığı daha da artacaktır.Bu akıl almaz farklılık onun bedenini uzatıp gerebilecek bir güçtedir.Gerçektende karadeliğe giren birisinin giderek artan çekimin etkisiyle boyca gerilip uzaması söz konusudur.

Görülebilir evrenin ötesi


wormholeBugün kozmologlar evrendeki paralel evrenlerin varlığı üzerinde önemli çalışmalar yapıyorlar.Bazı bilim adamları evrenin ya da evrenlerin sadece ''görülebilir evrenden'' ibaret olduğunu düşünüyorlar.Kuşkusuz bu görüş   ortaçağdan kalma ben merkezci bir yaklaşımdır.Bu yaklaşımla ne karadeliklerin, ne de paralel evrenlerin sırları çözülemeyecektir.








Diğer boyutlar

Yaklaşık 100 yıl önce Reverend Edwin Abbott, Flatland: Birçok Boyutların Çekiciliği adında bir kitap yazdı. Flatland iki boyutlu bir dünya idi.Burada çok çeşitli geometrik şekillerden oluşan varlıklar yaşıyordu.Flatland' daki yaşam, gezegenin sakinlerinden biri olan ''kare'' nin ilginç bir olay yaşadığı güne kadar son derece sakin ve sessizdi.O gün Flatland'a dış uzaydan bir şey geldi. Bu üç boyutlu vucudu olan bir küre idi.Fakat kare, bu ziyaretçiyi, Flatland anlayışı ile sadece kesit, yani bir ''daire'' şeklinde gördü.Küre, karede bazı değişiklikler yaparak onu kendi üç boyutlu dünyasına götürdü.Bir zaman sonra kare, kendi gezegenine döndüğünde kimse ona inanmadı.Toplum dışı kabül edildi ve cezalandırıldı.

                                 
               
karadeliklerflatland

2 boyutlu dünyada yaşam


Bir Flatland'lı olamk nasıl bir duygudur? Kuşkusuz bizim dünyamız bize ne kadar gerçek geliyorsa, bir Flatlandlıya da kendi dünyası o kadar gerçek geliyordu.Herhalde o hep aynı düzeyde, ileriye, geriye ya da yanlara gidip geliyor olmalı.Fakat öte yandan ''yukarısının'' ve ''aşağısının'' onun için hiç hiçbir şey ifade etmediği de kesin. Zaten Flatland dilinde bu tür sözcükler de büyük ihtimalle yoktu.
Üç boyut insanı, kendi evrenine ilişkin bilgileriyle Flatlandlılar ilebir takım oyunlar oynayıp onları şaşırtabilir.Sözgelimi, eline herhangi bir cisim alıp Flatland'ın üzerine tutabilir.Cisme arkadan ışık verip, gezegenin üzerine onun gölgesini yansıtır.Bu şekilde oluşan, hızla şekil değiştiren görüntüler Flatlandlılar için oldukça korkutucu olacaktır.Bu durum kuşkusuz Flatland folkloruna da girecek ve bu ışık oyunlarından, ''sürekli şekil değiştiren ve birdenbire kaybolabilen olağanüstü bir yaratık'' söz edilecektir.

Uçan daireler 4.boyuttan mı?


Fakat Flatlandlılar, bu tür bir olaya tanık olan arkadaşlarına pek kolay kolay inanmayacaklardır.Gerçek bir olay yaşamış olmasına rağmen onu hayal görmüşlükle ya da yalancılıkla suçlayacaklardır.
İşte, günümüzde çoğu uçandaire gözlemcisinin başına gelenler aşağı yukarı böyledir.Nitekim bazı araştırmacılar uçandairelerin ve içindeki yaratıkların, uzayın dört ve daha fazla boyutlu mekanlarından üç boyutlu dünyamıza yansıyan görüntüler olduğunu düşünüyorlar.Bugün, bu tür boyutların varlığı kabül ediliyor.Fakat sadece bunların nasıl mekanlar olduğuna ilişkin kuramsal tahminlerde bulunuluyor.

Sürekli değişen görüntüler


Flatland üzerinden küre şeklinde bir cisim geçtiği zaman, Flatlandlılar, onun sadece bir kesitini göreceklerdir.Bu, disk şeklinde bir kesittir.Bunun yerine, bir küp ise daha farklı görünümlere neden olur.Aynı şekilde dördüncü boyuttan bizim üç boyutlu dünyamıza gelen herhangi bir cisim ya da yaratık, çok farklı bir şekilde görülecektir.Tıpkı Flatland'da olduğu gibi, o da sürekli şekil değiştirecektir, aniden kaybolacak ya da ortaya çıkacak, hatta küçük parçalara bile ayrıldığı izlenimini bırakacaktır.

Üst düzeyde yaklaşımlar - Rölativite Teorisi - Karadelikler



Einstein, rölativite teorisinde eğimli uzay, zaman yolculukları ve karadelikleri ortaya koyuyor.Bu öngörülerin bazılarının doğruluğu ve geçerliliği onaylanıyor.Fakat bunlar o kadar üst düzeyde yaklaşımlar ki, birçok kişi tarafından tahayyül bile edilemiyorlar.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Reverend Edwin Abbott, Flatland adlı öyküsünde, daha yüksek boyutlardan gelen bir ziyaretçinin iki boyutlu bir dünyada neden olduğu karmaşayı ele alıyor.İki boyutlu Flatland dünyasında yaşayan varlıklar geometrik şekilliydiler.Bir gün üç boyutlu bir dünyadan bir varlık(küre) gelince, Flatlandlılar çok şaşırdılar.Çünkü onların dünyası iki boyutlu olduğu için kürenin sadece kesitini, yani bir daire görüyorlardı.Bu daire küçülüp büyüyerek hep şekil değiştiriyordu.Sonunda kayboldu.Flantland, üç boyutlu uzayda, katlanmış bir mekan olabilirdi.Bu bakımdan   yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi bir Flatlandlı(A) ile bir diğeri(B)aslında birbirlerinden çok uzakta bulunuyorlar(çizimde nokta nokta belirtilen).Eğer A'nın doğal yapısında üçüncü boyutu algılama yeteneği olsaydı B ile karşılaşabilirdi.O zaman bu olay onlar için bir Duyu Dışı Algılama(DDA) olacaktı.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Evrenin sonsuzluğu, üç boyutluluğun ötesi ve karadelikler yüzyıllardır bilim adamlarının ve sanatçıların zihinlerini meşgul etmektedir.Tasarlanan kuramsal modeller kimi zaman çok basit, bazense insan beyninin sınırlarını zorlayacak nitelikte olmaktadır.


İnsanın görüp algılayabildiği Evren, birçok görülmeyen paralel evrenden yalnızca biri olabilir mi?
Gizemciler ve filozoflar sık sık böyle olduğunu ileri sürmüşlerdir.Bilim adamlarıysa, yakın zamana kadar bu görüşü araştırıp sınamanın bir yolu olmadığını düşünüyorlardı.Ama artık fizikçiler, başka evrenleri matematiksel olarak ''betimleyebilen'' kuramlar geliştirmektedir.Hatta fiziğin bazı dalları, böyle evrenlerin varolduğu varsayımına dayanmaktadır.

Genellikle sanılanın tersine, paralel evrenler kavramı, doğrudan bilimsel terimlerle tartışılabilir.Bilim adamları içinde yaşadığımız evrene genellikle faydacı açıdan bakma eğilimindedirler.Evreni uzayın üç boyutunda yer alan fiziksel nesnelerin tümü olarak tanımlamaktadırlar.Böyle bir önerme, yalnızca üç boyutla sınırlı kalmaktadır.Tartışmalarda özellikle bu noktada odaklanmaktadır. Gerçektende, evrenimiz üç boyutludur: kendi evrenimizde bir nesnenin konumunu belirtmek için üç koordinat düzlemine(x, y,z) ihtiyacımız vardır.Evren aynı zamanda sonsuzdur da.Aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya doğru uzanan üç doğru boyunca uzaklıklar ölçüldüğünde, bu doğrular uzayda sonsuzca uzatılabilir.Evrenin hiçbir ucu bulunmamaktadır.





Üç boyuttan daha fazlasıda olabilir mi? Matematikçiler, diğer boyutların anlamını kavramakta ve herhangi bir sayıdaki boyutlarda hesap yapmakta bir güçlük çekmemektedirler.Ama insanın üç boyutlu beyni için, diğer boyutların neye benzeyebileceğini kavramak olanaksızdır.Bir benzetmeden yararlanarak, konuyla ilgili kavramlar bir ölçüde açıklanabilir.Üçten az boyutu düşünüp kavramamız mümkün olmaktadır.Örneğin, uzaydaki tek bir nokta kavramını ele alalım.Nokta, hiçbir yönde bir uzanıma sahip değildir; dolayısıyla, matematikçi açısından noktanın boyutu yoktur.Bir doğru ise yalnızca bir yönde uzanır; uzunluğu vardır ama genişliği ve yüksekliği yoktur.Bir düzlem, örneğin bir kağıt üzerinde yer alan  herhangi bir çizimse, iki boyuta sahiptir.Hem uzunluğu  hem de genişliği vardır ama yüksekliği yoktur.Buna karşılık herhangi bir katı madde üç boyutludur; uzunluk, genişlik ve yüksekliğe sahiptir.

Tam bu noktada durmamız, yeni boyutlar tasarlamamız için bir neden olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz, kuramsal olarak dördüncü bir eksen çizmek mümkündür.Bu, aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya uzanan eksenlerin tümüyle dik açı yapan bir doğru olacaktır.Ancak bu doğru, bizim evrenimizde olmayacaktır.;göremeyeceğimiz ve anlayamayacağımız bir boyutta uzanacaktır.Yine de, varolması mümkündür.

Üçüncü Boyut


Bir kağıt parçasının yüzeyinde yaşayan iki boyutlu varlıklar tasarlayalım.Bunlar, Edwin A.Abbott'un tanınmış romanı Flatlanddeki (yassı ülke) iki boyutlu evrenin sakinlerine benzeyecektir.Yassıülkeliler yalnızca iki boyutlu, sağdan sola ve önden arkaya doğru olan uzanımları bilebililer.Hareketleri de kağıdın yüzeyinde yapılabilecek hareketlerle sınırlıdır.Görme algısı için de aynı sınırlılık söz konusudur.Yassıülkeliler üçüncü boyut (aşağıdan yukarıya)hakkında hiçbir şey bilmezler, hatta bunu tasarlayamazlar bile.Bir yassıülkeli, kendisinden sağdan sola ve önden arkaya uzanımlara dik açı yapacak bir çizgi çizmesi istendiğinde, kağıdın yüzeyinde yer almayan böyle bir doğrunun yönünü kestiremeyecektir.Eğer üzerinde yaşadıkları kağıt sonsuz büyüklükteyse, yassıülkeliler de doğallıkla, kendi iki boyutlu evrenlerinin varolan her şeyi kapsadığını düşüneceklerdir.Bu evrenin altında ve üstünde, üçüncü boyutta da bizim üç boyutlu uzayımız olduğunu düşünemezler.Oysa biz, üç boyutlu bakış açımızla, yassıülke evreninin, gerçekliğin ancak küçük bir parçasını oluşturduğunu görebiliriz.İki boyutlu bir evrenden daha fazlasının da varolduğu, bizim için bilinen bir şeydir.Birbirine paralel olan ve birbirinden tümüyle habersiz olarak iki ayrı yassı ülke evreni varolabilir.Aslında, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi, herhangi bir sayıda, üst üste yığılmış yassıülke evreni bulunabilir.

Bu benzetmeyi sürdürerek, her biri sonsuz büyüklükte ama dördüncü boyutta birbirinden ayrılmış olarak bulunan birden fazla üç boyutlu evrenin olabileceğini söylemek de mümkündür.Bir yassıülkelinin üçüncü boyutu anlayamaması gibi, insan aklı da böyle bir şeyi sezgisel olarak, doğrudan kavrayamaz; ama bu olasılığın ileri sürülmesini sağlayan çıkarsama da ikna edicidir.Dördüncü bir boyutun(hatta bir beşincinin, altıncının ve daha fazlasının) varolduğundan kuşku duymak için hiç bir mantıksal neden yoktur.Bu durumda, dördüncü boyutta paralel evrenlerin bulunabileceğini de kabul etmek gerekir.
Ancak, her ne kadar paralel evrenlerin varolması mümkünse de, eğer bunlarla etkileşim kurulamaz ya da haklarında hiç bir bilgi edinilemezse, bu düşünce felsefi bir kavram olarak kalmak zorundadır.Ama Einstein'ın genel görelilik kuramı, paralel evrenleri birbirine bağlayan ''köprülerin'' olabileceğini ön görmektedir.Genel görelilik, karmaşık bir kuramdır.Çekim gücünü, uzayı ve zamanı içerir ve bunların iç içe geçmiş olduğunu gösterir.Bu kurama göre bir çekim alanı, uzayda bir kıvrılma yaratır.(Einstein'ın genel görelilik kuramına göre, kütlesi olan her cisim uzay-zamanın eğilmesine yol açar.)Üç boyutlu uzay, dördüncü boyutta doğru kıvrılır.Yassıülke benzetmesi, bu yaklaşıma da  açıklık getirebilmektedir.Çekim gücünü ele almak için, yassıülkeyi oluşturan kağıt tabakasının yerine, gerilebilen ve biçim değiştirebilen çok ince bir lastik tabakasını geçirebiliriz(Bu lastik tabaka iki boyutlu bir uzay/zaman çerçevesini temsil eder).Einstein, çekim gücüne sahip ve ağırlığı olan bir nesnenin bulunduğu bir yerde, bu tabakanın buruşacağını ve aşağıya, yani üçüncü boyuta doğru gerilebileceğini ileri sürmektedir.Böyle bir durumda lastik tabaka  çukurlaşarak bir kıvrım yapar ama bu eğrilik ve onu yaratan kütle,  yassıülkeyle tamamen bağlarını koparmaz  yine yassıülke'nin boyutsal çerçevesine bağlıdır.Bundan dolayı yassıülkeliler de bu eğimden aşağıya inebilirler.
                                      Kaynak: www.zamandayolculuk.com

Albert Einstein Karadelik Araştırmaları


çekim yasası
Aşağıya,  üç boyutlu bir uzaya doğru derinlik kazanımı yönünde çıkıntı yapan, çukur biçimindeki bu yassı ülke kıvrımlarının her birinin en uçta kaçınılmaz bir
sınırı vardır: kıvrıma neden olan çekim gücünün kaynaklandığı yıldız ya da gezegenin yüzeyi.Ama bu kaynak, bir yıldız ya da gezegen yerine, tüm cisimlerin en büyük çekim gücüne sahip olanı, yani bir karadelik de olabilir.Bir kardeliğin, başka bir cismin üzerinde durabileciği bir yüzeyi yoktur.Çekim gücüyle, herhangi bir cismi sürekli içeriye doğru çeker.Karadeliğin içinde kıvrılma öyle şiddetlidir ki, lastik tabaka tıpkı delinmiş gibi bir biçim değişikliğine uğrar ve yassıülkeden üçüncü boyuta açılan bir tünele dönüşür.Bir karadeliğe düşen şanssız yassıülkeliler de, bu tünelden aşağıya doğru çekilecekler ve kendi evrenlerinden ayrılmak zorunda kalacaklardır.

Albert Einstein ve onunla birlikte çalışmış olan Nathan Rosen, karadelik tünellerini matematiksel olarak incelemişler ve şaşırtıcı bir buluş yapmışlardır: tünel, sonsuzca uzayıp gitmemektedir.Bir noktadan itibaren yeniden genişleyerek, başka bir evrenin parçası  haline gelmektedir.Yani iki ayrı yassı ülke evreni, bir Einstein-Rosen Köprüsü'yle birleştirilebilir.Bu köprü bir evrenden bir karadelik halinde düşmekte, burada uzayın biçimi bozulacak bir huniye benzemekte sonra da ters dönmüş bir huni halinde başka bir evrene açılmaktadır; iki evren de dar bir tünelle birbirine bağlanmıştır.Yassıülkeli bir astronot bir karadeliğe düşerse, beyaz delikten geçerek başka bir evrene ulaşacaktır.

einstein rosen köprüsü
Einstein ve Rosen'ın hesapları, bizim üç boyutlu evrenimizdeki bir karadeliğin içinde neler olacağını da betimlemektedir.Burada da dördüncü boyuta açılan benzer bir tünel vardır.Evrenimizdeki bir karadeliğe düşen bir astronot, sonunda başka bir evrene çıkabilecektir.Başka evrenler düşüncesi yalnızca felsefi bir soyutlama değildir; bizim evrenimize dördüncü boyuttan köprülerle bağlıdırlar.
Birçok bilimkurgu yazarı, hatta bazı bilim adamları da, gelecekte astronotların Einstein-Rosen Köprüleri aracılığıyla gerektiğinde bir evrenden diğerine sıçrayacaklarını tasarlamışlardır.Ancak bu kuram oldukça sağlamsa da, pratiğe ilişkin güçlü itrazlarla da karşılaşmıştır.Her şeyden önce, diğer tüm cisimlerle de olduğu gibi, bir karadeliğe yaklaşıldıkça çekim gücü artar.Ayak üstü düşmekte olan bir astronotun ayaklarındaki çekim gücü, başındakinden daha büyük olacaktır.Bu kuvvetler arasındaki fark çok fazla olacağından, astronot daha karadeliğin kenarına, yani dış etkileme sınırına bile varamadan vücüdu gerilip parçalanır.

Bizi evrenin diğer noktalarına iletebilecek yüksek güçteki çekim merkezleri (çekimsel hortumlar/tüneller) galaksilerin merkezinde bulunabilir.Dolayısıyla, evrenler arasında yolculuk yapmak isteyen bir astronot, bunlardan birine ulaşmak için uzayda çok uzun bir yol katetmek zorundadır.30.000 ışık yılı uzağımızda, Samanyolu'nun merkezinde de böyle muazzam ağırlıkta bir karadelik olabilir.Ama eğer yoksa, karadelik araştırmasını sürdüren astronotun, uygun bir galaksi bulmak üzere milyonlarca ışık yılına varan bir yolculuk daha yapması gerekecektir.
Karadeliğe vardıktan sonra da sorunlar bitmemektedir.Einstein veRosen, Einstein'ın çekim gücü kavramına dayanarak, en basit hesapları yapmışlar ama pek çok ayrıntıyı dışarda bırakmışlardır. Ne yazık ki daha sonraki hesaplamalar, bu ayrıntıların son derece önemli olduğunu ortaya koymuştur.Delikte, huninin tünele dönüştüğü iç etkileme sınırında iki yok edici etkiyle karşılaşılmaktadır.Bir karadeliğe düşen astronot yerçekiminin ezici baskısı altında atomlarına ayrışarak 
dağılır.Buna göre evrenler arası yolculuk imkansız görünmektedir..

Karadeliğin Etkileri


Karadelik, sadece uzayın geometrisini bozmakla kalmıyor, zamanın akışında da sapmalara neden oluyor. Son hesaplamalardan anlaşıldığına göre, uzay ve zamanın karmaşık yapısı da karadeliğin ''olay ufku'' (iç etkileme sınırı) içerisinde çarpıklaşmadadır.Uzay ve zaman çerçevesi bu noktada bükülüp bozulmaktadır.
Kardeliğin ezici çekim gücünü aşarak deliğin diğer tarafına geçmek pek olası görünmesede, bilim adamları, Einstein'ın denklemlerinden yararlanarak, başka evrenleri matematiksel olarak betimlemektedirler.Genel görelilik kuramı, başka evrenlerin varolmasının mümkün olduğunu belirtmekle yetinir.Oysa fiziğin diğer bazı dalları, bunların varolması gerektiğini ileri sürmektedir.
             
karadelik
Fiziğin diğer büyük dalını oluşturan kuantum kuramı, maddenin en küçük bileşenlerini ve bunların davranışlarını betimler.Kuantum oldukça karmaşık bir kuramdır;ama  paralel evrenlerle ilişkisi kabaca özetlenebilir.Gündelik yaşamımızı sürdürürken her karar alışımızda çok küçük bir düzeydede olsa, evrenin geleceğini etkilemekteyiz. Her karar bir yol ayrımında yapılanseçime benzer, bütün bir mümkün gelecekler dizisini bir kenara bırakır.Seçilmeyen yolun varolmaya devam etmesi, bir anlamda onun da aynı ölçüde ''gerçek'' olması mümkün müdür?Bu yol, kendi evrenimizdeki seçmiş olduğumuz yoldan farklı bir geleceğe sahip olarak, başka bir evrene açılıyor olabilir mi? Her karar alışımızda bir yol daha olmakta ve mümkün bir evren bizim evrenimizden bir ağacın ayrılan dalı gibi kendi zaman şeridini yaratarak ayrılmaktadır.Şu anda da, bizimkiyle 'yan yana'  pek çok evren olmalıdır.Bunlardan, dördüncü boyutta bize en 'yakın' olanları, fazla farklı değildir; yakın geçmişte alınan kararlardan kaynaklanmışlardır.Daha eskiden alınan kararlarsa, bizimkinden giderek farklılaşmış  evrenlerin ayrılmasına yol açmışlardır.
Evreni bir bütün olarak inceleyen kozmologlar, bir süreden beri paralel evrenler olabileceği düşüncesini ciddiye almaya başlamışlardır.Paralel evrenlerin doğa yasaları bizim için tümüyle yabancı olabilir.Hatta kimi paralel evrenlerin bizimkine çok benzeyen çekim yasalarını gerektiren Einstein-Rosen  köprüleri bile, bu evrenleri bizim evrenimize bağlayamaz.Bize kavrayamayacağımız kadar yabancı kalmaktadırlar.Bilim henüz o evrenleri betimleyecek düzeyde değildir.

Modern bilimsel buluşlar, paralel evrenlerin mümkün hatta zorunlu olduğunu ortaya koymuştur. Dördüncü boyut kavramı bunların ''nerede'' olabileceğini belirtmekte. Einstein'karadelik üzerine çalışmaları da paralel evrenlerin Einstein-Rosen köprüleriyle nasıl birbirine bağlanabileceğini göstermektedir.Sonsuz sayıda iki boyutlu evrenin görsel olarak  tasarımlanabilmesi gibi, birden fazla üç boyutlu evren de olabilir.Bunların her biri sonsuz büyüklüktedir ama bir dördüncü, hatta beşinci boyutta birbirlerinden ayrılırlar.Bizimkiyle birlikte varolan ayrı bir dünya kavramı, uzayda bir dördüncü boyutu gerektirmektedir.Ama üç boyutlu beynimizin böyle bir kavramı görsel olarak tasarımlaması olanaksızdır.Bilim adamları böyle bir modelden yararlanarak, büyük ölçüde biçim bozulmasına uğramış bir uzay parçasıyla birbirine bağlanan paralel evrenleri kurgulamaktadır.Belkide bu olası paralel evrenler bir kitabın sayfaları gibi birbirlerini dikey bir açıda keserlerken kendi evrenimizin geçmiş ve geleceğine ait zaman/uzay sayfaları'da bizim uzayımıza yatay bir açıda dizili olabilirler.Belkide bu farklı 'zaman sayfaları' paralel evrenlerle birlikte aynı doğrultuda birbiri içerisine girmiş bir şekilde 4. boyutta asılı durmaktadır.(  Farklı paralel dünyalar )

Yıldızlararası Tüneller - Karadelikler


Bazı bilim adamları karadeliklerin, geleceğin yıldızlararası tünelleri, hatta belki de zaman makineleri olabileceğini iddia etmektedirler..Devamlı dönen bir karadeliğe giren bir uzay gemisi onun karanlıklarında kaybolup gidecektir.Hiç değilse bu uzay gemisini dışarıdan gözleyenler için  durum böyledir.Ama eğer geminin ekibi merkezdeki tekilliğe çekilip ezilip gitmekten kurtulabilirse, belki de gemi tünelde yoluna devam edip, sonunda bir başka galaksi ya da bir başka boyutta farklı bir evrende yeniden ortaya çıkacaktır.Bu kuramlara göre kaşifler bu yeni evrende bir başka tünele dalıp, yine bambaşka bir evrene ulaşabilirler.Sonunda bizim evrenimize de geri dönebilirler.Bu  durumda uzayın herhangi bir noktasında ve geçmiş ya da gelecekte herhangi bir zamanda ortaya çıkabilirler.
Kaynak: zamandayolculuk.com

pH Nasıl Hesaplanır


Yaklaşık bir pH belirlemesi, pH seviyesi değiştikçe değişik renk alan pH kağıtları veya göstergeleri ile elde edilebilir. Bu tip göstergelerin doğruluklarında sınırlamalar mevcuttur, ve renkli veya koyu örneklerde doğru olarak sonuç elde etmek zorlaşabilir.
ph nedir

Kesin bir sonuç almak için pH ölçümleri bir pH metre ile elde edilebilir. pH ölçümü üç parçadan oluşur: pH ölçüm elektrodu, referans elektrodu, ve yüksek empedans girişli bir cihaz.
pH elektrodu, ölçülen çözeltinin pH’ına göre voltaj veren bir pil gibi düşünülebilir. pH ölçüm elektrodu hidrojen iyonuna hassas bir cam haznedir. Haznenin içinde ve dışındaki bağıl hidrojen konsantrasyon değişimine göre farklı milivolt çıkışı verir.

Referans elektrodu çıkışı hidrojen iyonu aktivitesi ile değişmez. pH elektodunun iç direnci çok yüksektir. pH değişimine göre ortaya çıkan voltaj değişimini ölçmede zorluk çıkarır. pH metrenin giriş empedansı ve kaçak dirençler önemli faktörler haline gelir. pH metre temel olarak yüksek empedanslı bir yükseltici olup anlık elektrod voltajlarını ölçüp sonuçları analog veya dijital bir göstergede pH birimi cinsinden gösterir. Bazı hallerde, özel kullanım alanları veya iyon-seçici ya da Oksidasyon-İndirgeme Potansiyeli (ORP) elektrodlar için voltaj da okunabilir.
what is alkaline
pH değerleri Tablosu

pH nedir ? Kim Bulmuştur ?



pH bir çözeltinin asitliğini ya da alkalitesini derecelendirmeye yarayan ölçü birimidir.Maddenin içindeki asit, nitelikli hidrojen iyonlarının yoğunluğuna göre ölçüm yapılır. Kavram ilk kez 1909'da Danimarkalı kimyager Soren P. L. Sorensen ortaya atmıştır. İngilizce açılımı 'potential of hydrogen' veya 'power of hydrogen'dir ('hidrojenin potansiyeli' veya 'hidrojenin gücü'). Bu kısaltmada p eksi logaritmanın matematiksel sembolüdür, H ise hidrojen elementinin kimyasal gösterimidir. Elementlerin sembolleri her zaman büyük harfle başlayarak yazılır (Fe, O, N, Mn, Se...). Bu sebepten dolayıda p küçük H büyük olarak gösterilir.


pH cetveli 0 – 14 arasıdır. 0 aşırı asit, 14 de aşırı alkali demektir. 7 pH derecesi ise ne asit ne alkali yani maddenin nötr olduğunu gösterir. Modern yaşamda sürekli asit oluşturan etkilere maruz kalırız. Çevremizdeki kirlilik ve kimyasallar bedenimizdeki asit oluşumunu artırır.


Amerika Kıtasın'dan Asya Kıtasına kadar Dünyanın bir çok bölgesinde rastlanan piramitlerin en ilgi çekenleri şüphesiz ki Mısır Piramitleri olmuştur.Binlerce yıl önce yapılan piramitlerde bugün bile binlerce sır yatmaktadır. Binlerce Ton ağırlığında ki beton taşlar nasıl getirildi ve üst üste herhangi bir sapma olmadan yerleştirildi nasıl ye konuldu ? Bugün bile çok düzenli bir şekilde yapilan büyük mimari yapılarda bile çok hafif bir sapma söz konusu olabiliyor.Peki o zamanlar bunları yapan insanlar ölçüm için ne kullandılar. Saniye mi?Arsin birimi mi?Mısır endazesi mi? Günümüzde daha bu bilgilere erişebilmiş değiliz. Evet konuyu çok uzatmadan piramitlerin gizemlerine gelelim:



Mısır Piramitlerinin Sırları



  • Gize’deki üç piramit aralarinda bir Pisagor üçgeni olacak sekilde düzenlenmislerdir.Bu üçgenin kenarlarinin birbirlerine göre orani 3:4:5′dir.

  • Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
    piramitler
Büyük Piramitin tabininin yüzeyi,anitin yarisinin iki katina bölündügünde pi=3,14 sayisi elde edilir.

Bitkiler Piramit’in içinde daha hızlı büyürler.

Piramit’in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.



  • Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.

  • Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.



  • Büyük Piramit,dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer aliyor.



  • Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek insa edilmistir.



  • Piramit dev bir günes saatidir.Ekim ortasiyla Mart basi arasinda düsürdügü gölgeler mevsimleri ve yilin uzunlugunu gösterirler.Piramiti çeviren tas levhalarin uzunlugu bir günün gölge uzunluguna esittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstinde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yilin uzunlugu yanlissiz olarak saptanabiliyordu.

dünyanın 7 harikas


  • Büyük Piramit’le dünyanin merkezi arasindaki uzaklik,Kuzey kutbuyla arasindaki uzakliga esittir ve kuzey kutbuyla dünyanin merkezi arasindaki uzakliga esittir.



  • Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.





  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.



  • Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit’in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.



  • Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.



  • Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur



  • Büyük Piramitin açilari,Nil’in delta yöresini iki esit parçaya bölerler.

piramitler

Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüz ölçümü,piramit yüksekliginin karesine esittir.



Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit’in içine bıirakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.






  • Piramitin yüksekligiyle,çevresi arasindaki oran,bir dairenin yari çapiyla çevresi arasindaki oranin dengidir.Dört kenarlar dünyanin en büyük ve çarpici üçgenleridir.



  • Gizde’den geçen boylam,dünyanin denizleriyle anakaralarini iki esit parçaya böler.Bu boylam ayrica,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluguna ölçümünde dogal sifir noktasini olusturur.



  • Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunlugunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.



Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar;



  • Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklasık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000km)


  • Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor. 


Dejavu Nedir ?

Deja vu terimi Fransızca bir kelimedir ve kelimenin tam anlamıyla 'daha önceden görülmüş' anlamına gelir. Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir.

dejavu


Örnek verecek olursak, Antalya'ya arkadaşlarınızla bir geziye gidiyorsunuz.Sahilde arkadaşlarınızla gezerken aniden yan tarafta bulunan kadının içeceğini yere düşürdüğünü gördünüz. Gerçekleşen bu olay size içinizde o anı önceden yaşamışlık hissi veriyor ve kendi kendinizi ben bu anı yaşamıştım diye sorgulamaya başlıyorsunuz.


Dejavu Nasıl Oluşur ? - Dejavu  Neden Olur ?


Fenomen oldukça karmaşık, dejavu bir sağlık sorunu olan ve olmayan bireylerde görülebilmektedir. Araştırmalar insanların %70’inin bu deneyimi hayatlarında en azından bir kez yaşadığını göstermektedir.Yani bu yazıyı okuyanların çoğunluğu bu deneyimi şahsen yaşadı.

Her ne kadar Deja Vu olayları önceden görebilmek veya 6.his gibi psişik yaklaşımlara, önceki hayata ait hafızanın canlanması gibi daha da gerçek üstü yaklaşımlara konu olsa da, 

dejavu nasıl oluşurBilimsel yaklaşıma göre: Deja Vu beynin hafıza merkezi ile alakalı bir hatadır. İncelenen örneklerde yaşanan olay daha önceden yaşanmışlık hissini verse de, hiçbir örnekte daha önce yaşanan olayın nerede, nasıl, ne zaman yaşandığına dair bilgiler bulunmamaktadır. Bu durumun muhtemel nedeni beyindeki kısa-zamanlı hafıza (şu ana ait bilgileri kaydeden) ve uzun-zamanlı hafıza (geçmişe ait bilgileri kaydeden) merkezlerinin farklı olmasıdır. Bir anomali sonucu beynin bilinçli kısmındaki kısa-zamanlı hafıza merkezi daha bilgiyi alıp işleyemeden aynı bilgi uzun-zamanlı hafıza kısmında işlenirse aradaki fark beynin anlık olayları işlemesinde bir hata yapmasına ve o an yaşanan olayın daha önceden yaşanmış gibi algılanmasına neden oluyor olabilir.

Ayrıca bilim, Deja Vu deneyiminin bilinen hastalıklarla ilişkisini de incelemiştir. Şizofreni, kişilik bozuklukları, anksiyete gibi nörolojik bozukluklarla ilişkili olabileceği düşünülen bu deneyim, bu bahsedilen hastalıklarla bir bağlantı göstermemiştir. En büyük yakınlık temporal lob epilepsisi ile olmuştur. 

Araştırmalar göstermiştir ki, temporal lob krizleri (Epilepsi) gelmeden hemen önce Deja Vu yaşanabilmektedir. Bu yakınlık, nörolojik düzeyde anomoli yaratacak elektrik akımlarının Deja Vu'ya neden olduğu sonucunu güçlendirmektedir.

Farmakolojik araştırmalar dopaminergic etkilerin Deja Vu görülme ihtimalini artırdığını göstermiştir. Amantadine ve phenylpropanolamine içerikli gribin semptomatik tedavisinde kullanılan bazı ilaçların karıştırılması sonucunda Deja Vu deneyimini belirgin şekilde arttırdığı rastlantı eseri tespit edilmiştir.
kar resimleri
Halk arasında bilinen bir yanlışta kar yağdığında havanın ısındığıdır. Bu bilginin gerçek anlamda doğru olması mümkün değildir. Kar yağmadan önce yeryüzünden bir miktar suyun buharlaşması gerekmektedir. Bu buharlaşma ise havanın ısınması ile mümkündür. Yani havanın ısınması nedeniyle kar yağmaktadır. Havanın sıcak olması sonucunda kar yağar ve yeryüzüyle buluşur.



Ayrıca kar yağınca havanın yumuşamasının iki nedeni daha vardır: 
Birincisi kar yağışı, havanın bulutlu olması anlamına gelir. Böyle havalarda özellikle geceleri yeryüzü uzun dalga boylu ışınım yayınlama yoluyla çok fazla soğuyamaz. Diğer bir deyişle, ayaz oluşmaz. 

İkinci neden ise, hem gece, hem de gündüz kar yağarken kar kristalleri, buluttan ayrıldıktan sonra havada yeryüzüne doğru düşerken onlara temas eden su buharı buza dönüşerek üzerlerinde birikir ve kar kristallerine temas eden aşırı soğumuş sıvı su damlacıkları da kar kristallerinin üzerinde donar. 

Bu faz değişimleri sırasında gizli ısı açığa çıkar. Su buharının birikmesi 680, donma 80 ve yoğunlaşma 600 Kalori olmak üzere atmosfere ısı ilave edilir. Bu değişik faz değişimlerinden açığa çıkan gizli ısılar az da olsa havanın ısınmasına neden olur. 
Kaynak: Tübitak

Kış mevsimi geldiğinde bir çok insan merak ve özlem içinde kar yağmasını sabırsızlıkla bekler.Karın beyazlığından mı yoksa kış ayının en büyük özelliğinden mi bilinmez ama beyaz görüntü herkeste sevinç ve heyecan uyandırır.Kimileri içinse kış geldi soğuk geldi sendromu bulunmakta. Peki bazılarımızın merakla beklediği bazılarımızın da sevmediği kar neden ve nasıl yağıyor:

Kar Nasıl Oluşur - Kışın Neden Kar Yağar ?


Kış aylarında bulutlar düzeyinde hava oldukça soğuk ve bir o kadar da elverişsizdir. Bu elverişsizlik sonucunda ise yeryüzünden buharlaşan hava yükselerek bulutlar düzeyine kadar çıkar.Bu soğuk hava su buharının sıvı hale geçmeden katı haline direk geçmesine neden olur. Oluşan 0.1 milimetrelik kristaller birleşerek kar tanelerini oluşturur.


kar resimleri
Eğer yer yüzü ile bulutlar arası sıcaklık farkı fazla ise oluşan kar taneleri yağmur haline gelebilir. Yağmur haline gelen bu taneler yeryüzü ile böyle buluşur. Fakat bazen sıcaklık öyle bir noktadadır ki düşen taneler hem kar hemde yağmur şeklinde olabilir. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.Ayrıca oldukça yavaş inen kar taneleri 3 kilometrelik bir mesafeyi yaklaşık 2 saat gibi bir sürede alırlar.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12'li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor. Ayrıca kristalleşme sırasında büyük bir mucize gerçekleşmektedir. Merkezde bulunan kristal bir ana atom görevini üstlenmektedir. Bu atom sayesinde çok yüksek sıcaklıklarda dahi kar taneleri oluşmaktadır. Normal bir ortam da kar tanesinin oluşması için -40 dereceye ihtiyaç duyulmaktadır.
kara delik nedirBilim dünyasının en gizemli konularından biride Kara Deliklerdir. 


Kara Delik Nedir & Nasıl Oluşur ?


Bilim insanlarına göre Kara Delik bir yıldızın enerjisinin bitmesi sonucu kendi içine doğru küçülmesiyle oluşur. Bu büzüşme sonunda çok büyük bir çekim alanı ortaya çıkar ve etkisine giren her şeyi içine doğru çeker ışığı bile.!

Morgan Freeman ile Evrenin Sırları Kara Delik Belgeselini izleyerek daha ayrıntılı bilgiye sahip olabilirsiniz.


Kara Delik Belgeseli Türkçe

Black Hole Video - about black hole
asal sayılar
İnsan merakı ve bilgisayar teknolojisinin bileşimi, yeni bir bilimsel keşif getirdi. ABD'nin Central Missouri Üniversitesinden matematikçi Curtis Cooper, asal sayıları bulmak için kullanılan dev bir bilgisayar ağı kullanarak uzunluğu 17 milyon basamağı geçen yeni bir sayı buldu.

Öncelikle Asal sayı hakkında bilgisi olmayan okurlarımız için  Asal sayılar, sadece iki pozitif tam sayı böleni olan doğal sayılardır. Asal sayılar, sadece kendisi ve 1 sayısına bölünebilen 1'den büyük pozitif tam sayılar biçiminde de tanımlanabilir.


Geçtiğimiz günlerde bu haber “En Büyük Asal Sayı Keşfedildi” olarak verilmişti. Bazı okurlarımızca yanlış anlaşılmaması için “asallığı kesin olarak bilinen en büyük sayı” demek daha doğru olur. Çünkü asal sayılar sonsuzdur. En büyüğünden daha büyükler daima vardır ve sonsuz sayıdadır.
Yeni keşfedilen asal sayının uzunluğu 17.425.170 basamak. Bu rakam, 2009'da keşfedilen ve 12.978.189 basamak uzunluğundaki asal sayının rekorunu da kırmış oldu.
Aslında yeterince bilgisayar gücünüz ve zamanınız varsa daima daha büyük ve daha büyük asal sayılar bulabilirsiniz. Bunun kolay bir yolu var. Fakat Curtis Cooper tarafından bulunan asal sayı bir Mersenne asal sayısıdır. Mersenne sayıları Mp = 2p – 1 olarak ifade edilir. Yani 2 sayısını p üssüne yükseltip 1 çıkararak elde edilir.
Mersenne sayılarının bazıları asaldır ve asal Mersenne sayılarını bulmak bazı matematiksel özelliklerden dolayı matematikçilerin yoğun ilgisini çekmiştir. Bir Mersenne sayısının asal olması için zorunlu bir koşul, p sayısının da asal olmasıdır. Ama her asal p asal Mp vermez.
en büyük asal sayıAsal sayı veren ilk p değerleri ve karşılığındaki Mp değerleri şöyledir. {p=2 Mp =3} ; {p=3 Mp =7} ; {p=5 Mp =31} ; {p=7Mp =127} ; {p=13 Mp =8191} ; …
Bu yeni keşfe kadar asal sayı veren ilk 47 adet p değeri ve karşılığındaki Mp değeri bilinmekteydi. Şimdi 48inci p değeri ve M48 bulunmuş oldu. 47inci p değeri Haziran 2009’da bulunmuştu.
İlk olarak Fransız keşiş Marin Mersenne tarafından özellikleri keşfedilerek ortaya çıkarılan bu sayılar onun adıyla anılır oldu. Matematikçiler daha birçok asal Mersenne sayısının bulunduğuna inanıyor. Bakalım 49uncu ne zaman bulunacak?
Keşif Cooper'a 3 bin Dolarlık GIMPS ödülü kazandırdı.
Yeni Mersenne asal sayısını keşfetmek için, Great Internet Mersenne Prime Search (GIMPS) adı verilen ve gönüllülerden oluşan bir bilgisayar ağı kullanıldı. 360 000 işlemciden oluşan ağın işlem hızı saniyede 150 trilyon işlemdir.

Asal Sayılar Ne işe Yarar ?

Büyük asal sayılar sadece bir matematiksel merak konusu değil. Günümüz kriptolojisinde çok önemli yerleri var. Sayısal imza gibi birçok güvenli haberleşme tekniği büyük asal sayıların bazı matematiksel özelliklerine bağlı. Gizli ve güvenli haberleşmelerde 1000, 2000 veya daha çok rakam uzunluğunda asal sayılar kullanılmakta.
Bir önceki Beklentilerin Gücü adlı konumuzda plasebonun tanımını yapmıştık.Bu konuda da plasebonun etkisini anlatacağız.Kısa bir açıklama yapmak gerekirse her şey düşüncede başlayıp düşüncede biter, önemli olan konu her ne olursa olsun olayın gerçekleşeceğine dair olumlu düşünmek ve gerçekten inanmak başarının en büyük sırrıdır.

Klasik Koşullanma ve Plasebolar Klasik koşullanma sırasında organizmanın belli uyaranlara belli yanıtlar vermeyi öğrendiğine değinen bilim insanları plasebonun da tıpkı bir ilaç uyaranı olarak algılanabileceğini ve bedenin ilaca verdiği biyolojik yanıtların aynılarını tetikleyebileceğini varsayıyorlar.

plasebo nedirPlasebo aldıktan sonra beyin işleyişi tıpkı ilaç almışcasına değişim gösteren hastalar bu görüşün doğru olabileceğini gösteriyor. Ancak varsayım plasebo etkisini üst seviye bilişsel nedenlerden uzak tutarak otomatik bir koşullanma sürecine bağlıyor. Oysa sözünü ettiğimiz duygular, beklentiler, umut gibi daha zihinsel süreçler olduğundan yalnızca klasik koşullanmayla açıklamaya çalışmak yetersiz kalabiliyor. 

Endorfin Salınımı ve Plasebolar Plasebo etkisini endorfin salınımıyla açıklayan bilim insanlarıysa ilaç alarak iyileşeceğine inanan hastaların içlerinde korudukları umudun duyguları ve bedensel işleyişleri üzerinde olumlu etki yaratabileceğini vurguluyor. Bu etkileşim sırasındaysa "mutluluk kimyasalları" olarak bilinen ve kişinin duygu durumu ve acı algısını düzenleyen endorfinlerin rol oynadıklarını düşünüyorlar. Nitekim plasebo verildikten sonra bedenlerindeki endorfin salınımı engellenen hastaların acı algılarının tekrar yükseldiğini rapor eden çalışmalar bu görüşü destekliyor. 

Plasebo genellikle öyle kayda değer etkiler gösterebiliyor ki bazı bilim insanları psikoterapinin de yalnızca plasebo etkisinden ibaret olduğunu, farklı psikoterapi yöntemlerinin bir anlamda "aynı kapıya çıktıklarını" iddia ediyorlar. Ancak bilimsel çalışmalardan da bilindiği üzere hastanın tedaviye olan inancı her koşulda önem gösteriyor. Tedaviye umutla bağlanan hastalar daha çabuk iyileşiyor. Özellikle de psikolojik rahatsızlıklar söz konusu olduğunda terapinin işe yarayacağına gönülden inanan hastalar terapi sürecine daha aktif katılımda bulunup daha hızlı ilerleme kaydedebiliyorlar. 
plasebo etkisi

Bu gerçek psikoterapinin yalnızca plasebo etkisinden ibaret olduğu anlamına gelmiyor. Kuşkusuz plaseboların kullanımı etik sorunları da beraberinde getiriyor. Geçmişin aksine bugün hastalar yeni bir ilacın etkisinin sınandığı çalışmalarda plasebo verilen gruba da düşebilecekleri olasılığı bulunduğu konusunda uyarılıyorlar. Bunun yanı sıra eğer ki herhangi bir hastalığın standart tedavisi bulunuyorsa yeni tedavinin plaseboyla değil bu standart yöntemle karşılaştırılması, hiçbir hastanın biyolojik tedaviden mahrum bırakılmaması gerekiyor. Her ne kadar yalnızca plasebo etkisine güvenerek bir hastayı biyolojik tedaviden mahrum bırakmak etiğe aykırı düşse de plasebo etkisi bir hastalıkla savaşımda büyük ipuçları veriyor. Olumlu beklentiler ve tedaviye güven iyileşme sürecini kısaltıyor.
plasebo

BEKLENTİLERİN GÜCÜ VE PLASEBO ETKİSİ 


 "İyileşeceğine gerçekten inanan kişi iyileşir" derler. Öyle ki pek çok kanserle savaşım hikayesi vardır sonunda hastaların hayatı yeniden sağlıkla kucakladıkları. Nice ölümlerden dönenler, ölümle burun buruna gelip en amansız hastalıklardan zaferle sıyrılanlar... 

Günlük hayatta buna kimileri beyin gücü der, kimileri moral, kimileriyse inanç. İsmi her ne konulursa konulsun çoğu zaman kişi bir neden arar "moral" ya da "inancını" yüksek tutmaya. Kendisini iyi edecek bir neden. Bir ilaç. Peki ya bu ilaç bir şekerden ibaretse? 

Bugün herhangi bir hastalığın tedavisi sırasında moral ya da olumlu beklentilerin bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek süreci hızlandırabildiği biliniyor. Gerek tedavi süreci sırasında doktor ve hemşirelerden gördüğü ilgi, gerekse tedavi gördüğü düşüncesi hastaya aldığı ilaçların biyolojik etkilerinden bağımsız olarak güç kazandırabiliyor. 

Bu nedenle de bilim insanları herhangi bir ilacın kimyasal etkilerini sınarken ilaç görünümündeki şekerlemelerle ilaçların ayrı ayrı etkilerini gözlemleyip iki etkinin farkından ilacın iyileştirici gücüne dair çıkarımlarda bulunuyorlar. Eğer ki sıradan bir şeker bile yalnızca "ilaç" adı altında sunulduğu için aynı seviyede bir iyileşme gözlemleniyorsa ilaç başarısız kabul ediliyor. 

İşte, ilaç görünümündeki bu şekerlemeler "plasebo" adını alıyor. Plasebolar salt biyolojik hastalıklara çare ararken yapılan araştırmalarda değil depresyon gibi psikolojik etmenlerin rol oynadığı hastalıkların tedavi araştırmalarında da etkili bir yöntem olarak ortaya çıkıyor. Bazı araştırmacılar plasebo etkisini klasik koşullanmayla açıklarken diğerleri "mutluluk kimyasalı" olarak bilinen endorfin salınımının rol oynayabileceğini düşünüyor.